| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bir Kadin Fenomeni

Kadinlara Dair Ne Varsa Hepsi Burada... Şiişşşttt Erkekler, Meraklisina...

157 "psikoloji" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"psikoloji" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Erkekler Daha Sık Kadınlar Daha Büyük Yalan Söylüyor

KadınYalan söylemeyi nasıl öğreniyoruz? Yalan söylemek bir hastalık olabilir mi? İşte uzmanımızın ağzından yalanla ilgili şaşırtıcı gerçekler...

Neden yalan söylüyoruz, kimler en çok yalan söylüyor, yalan söylemek ne zaman tehlikeli boyutlara varabilir? Yalanla ilgili tüm bu soruları Acıbadem Maslak Hastanesi'nden Klinik Psikolog Esra Başöz'e yanıtladı...

Çok küçük çocuklar bile masum yalancıklar söyleyebiliyor. Yalan söylemeyi nasıl öğreniyoruz?
Yalan söylemeyi hepimiz çocukken öğrenmeye başlıyoruz. Çocuklar, çok küçük yaşlardan itibaren yalan söylemeye başlayabiliyorlar. Zihinsel olarak yaşıtlarına göre daha ileride olan çocuklarda, bu yaş 2-3'e bile inebiliyor. Birçok ebeveynin düşündüğünün aksine, çocuklar çevrelerinde olan her şeyi takip etmekte, anlamakta ve analiz edip kendi içlerinde belli sonuçlara varmaktadırlar. Özellikle toplulukçu bir kültür olan Türkiye'de, insanların sürekli olarak birbirlerine 'Aman ayıp olmasın, birbirimizi kırmayalım' diye yalan söylediklerini görüyoruz. Çocuklar anne-babalarından öğrenmeseler de çevrelerindeki diğer insanları gözlemleyerek yalan söylemeyi kolayca öğrenebiliyorlar. Hatta çocuklar yalan söylemeye anne-babaları tarafından teşvik ediliyorlar. 'Teyzen beni özledin mi diye sorarsa evet de', 'Deden dün niye bize gelmediniz diye sorarsa, hastaydım de...' gibi yönlendirmelerle çocuklar, yalan söylemenin sosyal olarak ilişkileri olumlu yönde ilerleten bir faktör olduğunu öğreniyorlar.

Cezadan kaçmak için yalan
Çocukların yalan söylemeye başlamalarının başka bir önemli nedeni de cezadan kaçınmaktır. Özellikle bir kabahat işlediklerinde ağır bir şekilde cezalandırılan çocuklar, yalan söylemenin onları ceza almaktan kurtardığını fark edip, her durumda yalana başvurabiliyorlar. Okul çağındaki çocuklarda, yalan söylemenin, çocuğun gücünü ve kontrol hissini de arttırdığı görülmüştür. Çocuk yalan söyleyerek arkadaşlarım kandırabilmekte olduğunu görüp, bununla çeşitli muziplikler yaparak eğlenebilmektedir. Ailesine yalan söyleyen bir çocuk da yetişkin bireyleri kandırabildiğini görüp, kendini güçlü hissetmektedir.

Kimileri gayet kolay yalan söyleyip, üstelik hikâyeler yazabilirken, bazı kişiler en masum yalanlan bile söylemekte zorlanırlar. Bu iki insan tipinin arasındaki farkı bir psikolog olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Kolay yalan söyleyebilmek ve bu yalarım üzerine hikâyeler yazmak, erişkinlerde psikolojik bir bozukluğun işareti olabilir. Bazı araştırmacılar erişkinlikte yalan söylemenin her koşulda patolojik olduğunu söylüyor. Masum yalanları bile söylemekte zorlanan kişilerin ise bu davranışlarının arkasında pek çok şey yatıyor olabilir. Örneğin, bu kişi dürüstlüğe çok önem veren bir aileden geliyor olabileceği gibi, söylediği yalanın ortaya çıkma olasılığından çok korkuyor da olabilir. Bu iki insan tipi arasındaki farkın çok farklı nedenleri olabilir, bunu daha net bir şekilde söyleyebilmek için kişilerin psikolojik durumlarının değerlendirilmesi gerekir.

'Yalancı' bir insandan bahsetmek mümkün mü, yoksa herkes şu ya da bu şekilde yalan mı söylüyor?
Günlük hayatta her insan çok farklı nedenlerle yalan söylüyor ya da söylemek zorunda kalıyor. Bu neden bazen hasta bir insanın üzülmesini engellemek olabileceği gibi, bazen de iş yerindeki bir sıkıntıyı gidermek olabilir. Bazı insanların ise yerli-yersiz, gerekli-gereksiz koşullarda, sürekli olarak yalan söyleyebildiğini görüyoruz. Bu kişiler ister istemez toplumda 'yalancı' olarak adlandırılabiliyorlar. Kim 'yalancı'dır derseniz bunu söylemek zor; çünkü bu çok göreceli bir kavram. Bazı durumlarda, bazı kişilere göre bir yalan söylemek bile 'yalancı' sıfatını vermeye yeterliyken, başka bir ortamda yalan söylemek çok kabul gören ve takdir edilen bir durum olabilir ve bu kişiler 'yalancı' olarak adlandırılmadıkları gibi, bu kadar kolay bir şekilde yalan söyleyebildikleri ve tehlike oluşturan durumdan kolayca kaçabildikleri için takdir görüyor da olabilirler.

Borderlıne ya da antisosyal kişilik bozukluğu olabilir

Peki, yalan ne zaman patolojik bir durumdur? Tedavi edilmesi gerekir?
Stres yaratan bir durumla karşılaştığımızda, bir şekilde suçlandığımızda cezadan kaçınmak için zaman zaman hepimiz yalan söyleyebiliyoruz; fakat bir kişi çok fazla yalan söylüyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor. Daha önce belirttiğim gibi birçok uzmana göre, erişkinlerin yalan söylemesi her koşulda patolojik bir durum.

Kişinin kendisi ve kendisiyle ilişkili şeyleri olduğundan farklı bir şekilde göstermek amacıyla söylediği "Kişi yalanla gerçeğin ayrımını yapmakta zorlanır, gerçekleri abartır, değiştirir. Bu yalanlar, başka kişileri dolandırma, kandırma ve onlardan belli bir çıkar sağlamak için kullanılabileceği gibi hiçbir kişisel çıkar ya da yarar beklentisi olmadan da söylenebilir."

yalanlara düşlemsel yalan denir. Örneğin bir kişi mesleğini, eğitimini, maddi durumunu başka bir kişiye tamamen yalan söyleyerek, olduğundan çok daha farklı bir şekilde aktarabilir. Bu türde yalan söyleyen kişilerin benlik saygısı artar. Bazı kişilerde düşlemsel yalan söyleme o kadar artar ki, kişi söylediği yalanlara inanmaya başlar ve yalan bir dünyanın içinde kendine bir yaşam kurar. Kişi yalanla gerçeğin ayrımını yapmakta zorlanır, gerçekleri abartır, değiştirir. Bu yalanlar başka kişileri dolandırma, kandırma ve onlardan belli bir çıkar sağlamak için kullanılabileceği gibi hiçbir kişisel çıkar ya da yarar beklentisi olmadan da söylenebilir. Nedeni ne olursa olsun, sürekli düşlemsel yalanlar söyleyen kişilerin tedavi edilmeleri gerekir; çünkü bu kişiler yalan söyleyerek çevrelerindeki insanların gözünde olduklarından farklı bir kişi gibi gözükebilirler, onlara tutmayacakları sözler verebilirler ve dolayısıyla kendilerine ve diğer insanlara psikolojik olarak zarar verebilirler. Buna ek olarak, düşlemsel yalan söylemek, yetişkinlerde borderline ve antisosyal kişilik bozukluklarının bir belirtisi sayılmaktadır. Düşlemsel yalan söylemek, dönemsel olarak gelip geçen bir şey değil, bir kişilik özelliğidir. Bu kişilik bozukluklarının kişide olup olmadığının değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi çok önemlidir.

Yalanın çoğunlukla bir nedeni vardır. Aldatılan eşe karşı, patrona karşı ya da anne babaya karşı söylenen yalanlar gibi. Peki, hiçbir nedeni olmadan yalan söyleyenler! Nedensiz yalan söyleyenleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında hiçbir nedeni olmadan yalan söyleyen kişilerden bahsetmek biraz zor. Çünkü aslında dışarıdan görülse de, görülmese de her yalanın kendi içinde bir söylenme nedeni vardır. Bu neden, kişinin kendine güvenini sağlamaya çalışması olabileceği gibi yaşamındaki güçlükleri kabullenememesi, onları inkâr etmeye çalışması da olabilir. Kişi bir psikolojik bozukluğun etkisiyle de yalan söylüyor olabilir. Bu türden yalanlar, nedenleri yok gibi görünseler de, kişinin sahip olduğu psikolojik bozukluk, bu yalanların söylenmesinin nedenidir.

En çok gençler yalan söylüyor

Genelde gençler mi, yoksa orta yaşta bulunan bireyler mi daha çok yalan söylüyor? Bu iki yaş kategorisinin başvurduğu tipik yalanlar var mı? Sıklıkla hangi tip yalanlara başvuruyorlar?
Gençler orta yaştaki bireylere göre daha çok yalana başvuruyorlar. Dr. Nancy Darling'in Pennsylvania'da yaptığı bir araştırma 21 yaşın altındaki ergenlerin yüzde 98'inin ebeveynlerine yalan söylediğini gösteriyor. İnsanların söylediği yalanların sayısı yıllar geçtikçe azalıyor; çünkü insanlar, yalan söylemenin ahlaki olarak istenmeyen, olumsuz bir özellik olduğunu sosyal ilişkilerinde deneyimleyerek ve çevrelerini gözlemleyerek öğreniyorlar. Ergenler ebeveynlerine, en çok ebeveynlerinin hoşlanmayacağı ya da onları cezalandıracağı konularda yalana başvuruyorlar. Örneğin, sevgilileri, eve geliş saatleri ya da dışarıya çıktıkları arkadaşları konularında... Orta yaştaki bireyler ise daha çok günlük yaşamlarının sorunsuz bir şekilde sürdürmelerini sağlayacak konulardaki yalanlara başvuruyorlar. Tabii bu durumlar da yetişkinlerin alabilecekleri bir cezadan kaçınmalarını sağlıyor. Örneğin; işe geç kaldıklarında, eşlerini kızdıracak bir şey yaptıklarında, ya da bir işi zamanında yetiştiremediklerinde...

Erkekler ve kadınlar söz konusu olduğunda, yalanın yoğunluğu ve yalan söylenen konular nasıl?
Yapılan araştırmalarda, erkeklerin, kadınlara göre daha sık yalan söyledikleri, fakat kadınların erkeklere göre daha büyük yalanlar söyleyebildikleri görülmüş. Düşlemsel yalanların söylenme oranının ise kadın ve erkeklerde eşit yoğunlukta olduğu bulunmuş. Yalan söylenen konular yaşanılan sosyo-ekonomik düzeye, eğitime, kültüre göre değişiklik göstermekle birlikte, en çok yalan söylenilen konuların ilişkiler, cinsel konular, karşı taraf hakkındaki negatif düşünceler, negatif davranışlar (sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı, kumar oynama vb.), kişisel görüş farklılıkları ve finansal konular olduğu saptanmış.

Kadın erkek ilişkilerinde bir tarafın sık sık yalana başvurduğunu gözlemleyen partner nasıl bir tavır almalı?
İlişkide bir taraf, karşı tarafın kendisine sık sık yalan söylediğini fark ettiğinde sessiz kalmayarak, bu konuyu ve bu konuda duyduğu rahatsızlığı karşı tarafla paylaşabilir. Bu konuyu paylaşırken kişi, karşı tarafı suçlayıcı bir tarzda değil, uzlaşmacı bir yaklaşım sergilemeyi deneyebilir. Kişinin karşı tarafa, yaptığı davranışın hiç hoş olmadığım vs. söylemesi yerine, bu davranışın kendisinde yaptığı etkiden, bu konudaki hislerinden bahsetmesi daha uygundur. Kişi bir suçlama ve saldırı ile karşı tarafa yaklaşırsa, karşı taraf da savunmaya geçer ve durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

Formsante

Öfkelenen Vücutta Neler Olur?

ÖfkÖfke; hem psikolojik, hem de fizyolojik yönleri olan bir durum. Öfkeye kapıldığınızda, sinir sisteminiz bir dizi biyolojik reaksiyonu tetikler.

Dr. Hasan İnsel

Öfkeden kaynaklanan stres hormonu artışları da ciddi sağlık problemlerine neden olabilir

Bir yaz geldi ve yavaş yavaş geçiyor. Ramazan nedeniyle tatil yerlerinden dönüş de bu sene daha erken başladı. Evet şehirler dolmaya ve yazın hareketliliği de bitmeye başladı tabii. Yazın ne de olsa daha hareketli bir yaşam sürülüyor. Kış aylarının rehavetine kapılmadan belki bir geçiş dönemi yapıp kışı biraz daha hareketli geçirmeye bugünden başlanabilir oysa. Yani, hazır yazın sıcak günleri yavaş yavaş geçerken, yaşamımıza biraz egzersiz katabiliriz; mesela günde yarım saat, 40 dakika kadar tempolu yürüyebiliriz. Üstelik eskiden zannedildiği gibi bunu bir seferde yapmanın şart olmadığı, beşer, 10’ar dakikalık sürelere bölünmüş de olsa, atılan her adımın, yapılan her hareketin bize katlanarak sağlık olarak döndüğü ispatlandı.

Evet bu alışkanlığa sonbaharın ilk günlerinden başlarsak, bunu kışın da devam ettirebiliriz ve gelecek yaza daha fit, daha sağlıklı bir şekilde girebiliriz. Hem yazın güzel günlerinde aldığımız moralle bu daha da kolay yapılır sanırım.

İnsanlar ‘pardon’ diyebilse

Moral derken, bir yandan da ne çabuk strese ve gereksiz sinirlenebil-diğimiz dikkatimi çekti. Tatilden dönüş erken başladığında, İstanbul’da trafik de keşmekeş olmaya zamanından önce başladı. Ben de İntermed’deki penceremden, Nişantaşı köşesinde karşı tarafın yolunu gaddarca tıkayan ve inanılmaz bir şekilde kendilerini haklı gören sürücülerin, yollarını tıkadıkları kişilerle kavgalarını seyretmeye başladım zamanından önce.

Halbuki dövecekmiş gibi elleriyle acayip hareketler yapacaklarına, gülümseyip “pardon” diyebilse insanlar haksız olduklarında. Ne hoş olurdu. Niye bu öfke, yazık değil mi hem kendimize, hem de karşımızdakilere?

Yaşamın bir parçası

Hayatımızda öfkelenmek için binlerce neden bulabiliriz. Trafik kurallarına uymayan sürücülerden, ayakkabınızın altına yapışan sakıza, yemek siparişinin gecikmesinden bilgisayarın bozulmasına birçok olay karşısında öfkelenmek çoğumuz için yaşamın doğal bir parçası gibidir. Kuşkusuz herkesin öfkelenme eşiği farklıdır. Kimimiz bir kıvılcımla patlarken kimimiz için de bardağı taşıran son bir damla vardır. Ama sonuçta öfke herkesin zaman zaman dışa vurduğu bir insanlık durumu. Öfke belki sosyal yaşamda bir evliliğin bitmesine, bir iş kaybına veya ciddi yasal sorunlara neden olabilir, ama kesin olan bir şey var ki, uzun süreli ve tekrarlayan öfke hali sağlığa ciddi zararlar verebilir.

Ya savaş ya kaç

Bunların genel anlamı, vücudunuzun yoğun bir fiziksel aktiviteye hazırlanmak için “vites değiştirmesidir”; yani “ya savaş, ya da kaç” yanıtının “savaş” bölümüdür. Stresli bir duruma maruz kaldığımızda vücudumuz savaşmaya ya da kaçmaya hazırlanır. Hastalık ve öfke arasında bağlantı kuran birçok çalışma var. 13 bini aşkın kişide yapılan büyük bir çalışmada öfke düzeyleri yüksek, ama kan basıncı normal olan insanlarda kalp krizi riskinin daha fazla olduğu bulunmuş. En öfkeli kişilerde kalp krizi olasılığı öfke düzeyi en düşük olanlara göre üç kat daha fazla. Normalde vücudumuzun öfkeye karşı fiziksel reaksiyonu  kısa süreli olması amaçlanan bir reaksiyondur, bu reaksiyon, kişinin bir çatışma olasılığı karşısında, yukarıda dediğimiz gibi savaşma ya da kaçma gibi bir eylemi gerçekleştirmesine yarar.

Öfkenin getirdikleri

Öfke acaba sadece bir duygu mudur? “Evet” diyorsanız yanılıyorsunuz. Öfke aslında hem psikolojik, hem de fizyolojik yönleri olan bir durum. Trafikte veya futbol maçı izlerken öfkeye kapıldığınızda, sinir sisteminiz bir dizi biyolojik reaksiyonu tetikler:
-Kortizol gibi hormonların düzeyi artar.
- Solunumunuz hızlanır.
- Nabzınız hızlanır.
- Tansiyonunuz yükselir.
- Terlemeye başlarsınız.
- Gözbebekleriniz genişler.

Sağlığa da çevreye de zarar

Oysa öfkenin tetiklediği bu hormonal patlama hali çok sık veya devamlı olarak tekrarlanırsa, bunun uzun dönemli etkileri olabilir. Öfkeden kaynaklanan stres hormonu artışları ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Bu hormonlar iltihaba neden olan ve kalp damar hastalığı riskini artıran C-reaktif protein düzeylerini de artırabilir. Öfke, kalp ritminde elektriksel bozukluklara da yol açabilmektedir. 
Yerine göre sudan sebeplerle oluşan öfke sağlığımıza da, çevremize de zarar. Bu nedenle eğer öfkeniz çevrenizdekileri ve en önemlisi sizi de rahatsız ediyorsa, bu konuyu doktorunuzla görüşün, onun önerdiği bir psikiyatr doktordan profesyonel yardım almanız, inanın sağlığınıza yıllar kazandırabilir.

Sağlıklı ve Mutlu Hayat için İpuçları

NeşeÇocuğumuz, eşimiz, sevgilimiz, arkadaşımız, annemiz, babamız, işimiz için sürekli koşturuyoruz. Peki ya kendimiz için? Sağlıklı ve mutlu bir hayat yaşamak sevdiklerinizle daha keyifli zamanlar yaşamanıza olanak sağlar.

Kendinize özel ayıracağınız kısa dakikalar ve iyi alışkanlıklarla daha genç, sağlıklı ve zinde hissedebilirsiniz. Önerilerimize göz atın!
Kalsiyum İhtiyacı
Sağlıklı kadının temel ihtiyaçlarından biri kalsiyumdur. Yeşil yapraklı sebzeler, süt ve süt ürünlerinde yüksek miktarda bulunan kalsiyum kemik erimesine karşı korur, iskelet sisteminin güçlenmesini sağlar.
Salatalarda sıkça kullandığımız roka kalsiyum açısından zengindir. Sofranızdan eksik etmemeye özen gösterin.
Arkadaşlık
Sosyal hayatın içinde olmak ve sevdiğiniz arkadaşlarınızla görüşmek hem ruh hem de beden sağlığınızı koruyor. Kendinizi yanında iyi hissettiğiniz arkadaşlarınıza özel vakit ayırın. Birlikte eğlenceli aktiviteler yapın. Hem kendinizi hem de arkadaşınızı kalp hastalıklarına karşı koruyun!
Sebze ve Meyve
Sebze ve meyveler içerdiği vitamin, mineral ve lifler sayesinde vücudunuzu hastalıklara korur, yorgunluk hissini alır, sindirim sisteminin düzenli çalışmasına yardımcı olur. Her gün mutlaka sebze ve meyve yiyerek kendiniz için bir iyilik yapın.
Pelvik Kasları
Çocuklukta güçlü olan Pelvik kasları yaş ilerledikçe zayıflıyor. Bir çok kadın idrar kaçırma sorunu yaşıyor. Kegel egzersizleri adı verilen çalışmayla Pelvik kaslarını güçlendirebilirsiniz.
Pelvik kaslarıni öğrenmek için aşağıdaki yöntemi deneyebilirsiniz.
Tuvalete oturun ve idrar yapmaya başlayın. İdrar normal akım hızına ulaştıktan sonra pelvik kaslarınızı kullanarak idrarı durdurmaya çalışın. İdrarı durdurmak için kullandığınız kaslar pelvik kaslarınızdır. Bu hareketi doğru kas grubunu kullandığınızı anlayana kadar tekrarlayın. Bu esnada karın, kalça ve uyluk kaslarınızı kasmayın.
Uygun egzersiz şekli
1. İlk önce mesaneyi boşaltarak egzersizlere başlayın.
2. Pelvik kasları kasın ve 10'a kadar sayın.
3. Kasları tamamen gevşetin ve 10'a kadar sayın.
4. Günde 3 kez (sabah, öğlen ve akşam) bu şekilde 10'ar defa tekrarlayın
Bu egzersizler günün her anında ve her yerde yapılabilir. Oturarak ya da yatarak yapılabilir. 4-6 hafta sonunda gelişme fark edilecek düzeyde olacaktır. İleri vakalarda değişikliklerin ortaya çıkması 3 ay kadar alabilir.
Egzersizlerin sıklığı ya da sayısının arttırılması zannedilenin aksine durumun iyileşmesini hızlandırmaz. Tam tersine kasların yorulmasına neden olarak idrar tutamama probleminin daha da artmasına neden olur.
Kegel egzersizleri esnasında bel ve karın bölgesinde ağrı olmaması gerekir. Bu bölgelerde ağrı varlığı egzersizlerin hatalı yapıldığı anlamına gelir. Yine bazı kişiler egzersiz esnasında nefeslerini tutarlar ve göğüs kaslarını da kasarlar. Oysa tekniğin kısa sürede etkili olabilmesi için sadece pelvik kasların kasılması oldukça önemlidir.

İyimser Kadın Uzun Yaşıyor

iyimserABD’de yapılan bir araştırma, iyimser kadınların kalp hastalıklarına yakalanma ve ölüm riskinin çok daha düşük olduğunu ortaya koydu.

Pittsburgh Üniversitesi’nden araştırmacıların 100 bin kadın üzerinde yaptığı çalışmaya göre kötümser kadınların tansiyonu ve kolesterolü daha yüksek oluyor. İyimser kadınlarda ise herhangi bir kalp hastalığının ortaya çıkma ihtimali yüzde 9, bunu takip eden 8 yıl içerisinde herhangi bir nedenden dolayı ölme ihtimali ise yüzde 14 daha düşük.

Renkler Ruhsal Durumu Ele Veriyor

RenklerKişilerin renk tercihlerinin, ruhsal durumları hakkında ipucu verebildiği bildirildi. Peki hangi renk ne anlama geliyor?

Kişilerin renk tercihlerinin, ruhsal durumları hakkında ipucu verebildiği bildirildi. ''Kırmızıyı sevenler 'arkadaş canlısı', sarıyı sevenler 'entelektüel', turuncuyu sevenler 'cesur ve maceracı', siyahı sevenler 'otoriter', maviyi sevenler ise 'popüler'' kişilik yapısına sahip oluyor. Türkiye PsikiyatriBursa Şubesi Başkanı İbrahim Afif Karakılıç, ışığın cisimlere çarptıktan sonra yansıyarak gözde bıraktığı etkiye renk denildiğini belirtti. Derneği

Psikolojik etkilerine göre, rengin sıcak ve soğuk olarak sınıflandırıldığını anlatan Karakılıç, sıcak renklerin sarı, kırmızı ve turuncudan oluştuğunu, soğuk renklerin ise mavi, mor ve yeşil olduğunu ifade etti.

Sıcak renklerin, daha çabuk algılanabildikleri ve görsel düzen içinde fark edilebilir olmasından dolayı insanlara daha yakın bir his uyandırdığını ifade eden Karakılıç, soğuk renklerin ise geriye çekilme etkisi gösterdiğini ve uzaklık hissi doğurduğunu vurguladı.
Sıcak renklerin izleyeni uyardığını ve neşelendirdiğini ifade eden Karakılıç, ''Sıcak renk tonları fiziksel gücü, enerjiyi, dinamizmi artırır, metabolizmayı hızlandırır. Fazlası ise heyecan, yorgunluk, şiddet, saldırganlık ve konsantrasyon güçlüğü yaratabilir. Soğuk renkler ise tam tersi etki yapar'' dedi.

Kişilerin renk tercihlerinin ruhsal durumları hakkında ipucu verebildiğine değinen Karakılıç, şunları söyledi:

''Çoğumuz çocukken bize 'En çok hangi rengi seviyorsun?' sorusunun yöneltildiğini hatırlarız. Kişinin özel renk tercihinden, onun ruhsal durumu hakkında ipucu öğrenmek mümkün. çünkü, renkler insanların kişisel özelliklerini ve ruhsal yapısını ortaya koyar. Mesela, kırmızıyı sevenler 'arkadaş canlısı', sarıyı sevenler 'entelektüel', turuncuyu sevenler 'cesur ve maceracı', siyahı sevenler 'otoriter', maviyi sevenler 'popüler' kişilik yapısına sahip oluyor.''

Kırmızı renkten hoşlanan birinin enerjik bir şekilde dışa açık ve doğru hareket etmeye hazır bir kişilik yapısına sahip olduğunu belirten Karakılıç, şunları kaydetti:

'Kırmızıyı sevenler ayrıca arkadaş canlısı, bağışlayıcı, minnet duyguları gelişmiş kişiliğe sahipler. Turuncuyu tercih edenler ise cesur ve maceracı oluyor. Gülmeyi ve başkalarını güldürmeyi de çok seviyor. İletişim, hareket ve girişim turuncuyu sevenlerin karakter yapısını gösteriyor. Sarıyı seviyorsanız entellektüelsiniz. Akıl ve mantık sizden sorulur. çalışkan bir kişiliğiniz var. Bulunduğunuz her ortamda otorite ve kontrol sahibi olmak hoşunuza gider. Yeşili tercih ediyorsanız, paylaşımcılığınız, uyumlu, verici ve yardımsever kişiliğinizle meşhursunuzdur. Olumlu muhakeme, bilinç ve anlayışınızla ailenizin ve çevrenizin güven ve koruma sembolüsünüzdür. Turkuaz tercihini kullananlara karşı insanlar büyük ilgi duyar. Bu kişiler sakin ve rahatlatıcı kişiliğe sahiptir. Mavi, ruhun derinliklerine girişi gösterir. Maviyi seven kişinin en iyi özelliklerinden biri sorumluluk, sadakat ve düzen duygusunun kuvvetli olmasıdır. Siyah renk kişide geleneksel ve saygıdeğer bir kişiliğin var olduğunu gösterir. Siyah ayrıca güç ve otoritenin simgesidir. Temizliğin, saflığın ve masumiyetin simgesi olan beyazı seven kişiden ise insanlar çok etkilenir.

Aşk Sandığımız Yalnızlıklar!

KadınHadi kavga edelim! Kırıp dökelim ne varsa ellerimizle yaptığımız. En kolayı bu değil mi? Parçalamak, bırakmak, en basit ve kolay yol bu. Ne olacak ki? Biri giderse, diğeri gelir öyle değil mi?

Aşkın sadece adı mı kaldı? Bu kadar ucuzladı mı kalbe sevda satmak? Alış verişe gider gibi çıkıp gidebiliyor muyuz aşk bulmaya? Her beden ve desende satılık sevgi var mı? Peki, karşılığında ne ödüyoruz, ruhumuzu mu?
Kayboluyoruz bence, hem de kendimizi bulduğumuzu sanarak. Kadın ve erkek olmanın tadını bilmiyoruz. Cinsel kimliğimizi ve hakkımızı bulduk diye dibine kadar kullanıyoruz. Özgürleşmek böyle olmaz ki, olmamalı! Seviştiğimiz kişilerin sayısı arttıkça, daha modernleştiğimizi mi sanıyoruz? Büyük hata!
Aslında aşkın kendisidir özgürlük, kalbi serbest bırakmaktır. İnsan sevmeyi becerebildiği sürece gerçekten özgürdür. Gecelik ilişkilerde, geçici ve anlık heyecanlarla biriken, sadece biraz daha kaybolmaktır. Kaç aşk sandığımız insan bıraktıysak geride, o kadar artık biriktirmişizdir yüreğimizde, bize acıdan başak fayda sağlamayan. Her gelenin götürdüğü parçalardan eksik kalan yanımızı, başka biriyle doldurma çabası ise kalbin etrafını derin bir dehlize dönüştürmekten başka işe yaramayacaktır.Ne arıyoruz? Gerçekten tam olarak ne aradığını bilen kaç kişi var? Bir şehri kuşatır gibi kuşatmış ruhumuzu belirsizlik. Mükemmele mi ulaşmaya çalışıyoruz? Öyle bir insan olmadığını bilmiyor muyuz? Dönüp kendimize bakmadan, çuvaldızı başkasına batırarak, eleştirip yererek, herkeste bir kusur bularak, nereye kadar devam edebiliriz ki? Elimizdeki hikayelerin aynılığı da mı biraz düşündürmüyor bizi? Kendimizi aşk diye kandırdığımız her yeni dokunuşla, biraz daha içimizin boşaldığını göremiyor muyuz?
Bu şehrin bir yerlerinde, tam da bu yazının yazıldığı gece yarısında, kaç amaçsız ve içi boş sevişme yaşanıyor? Karanlığın, kayboluşun üstünü örttüğü bu gece sabaha ulaştığında, kaç yastıkta makyaj izinden başka bir anı kalmayacak? Birbirlerinin adını bile unutacak kaç insan, şimdi akıllarında belki de başka birinin hayaliyle vahşice sevişiyor?
Aşkın o güzel yolculuğundan neden vazgeçtik? Neresinde kırıldık biz hayatın? Üstelik zaman olarak da en çok aşka yakışacakken! Eskisi gibi zor değil birisi ile karşılaşmak, yalnız yaşamak ve artık toplum üstündeki bağnaz düşünce yapısından sıyrılıyorken, çalışıp, sosyalleşip, üreterek büyüyorken daha rahat değil mi aşık olmak, aşık kalmak? Herkesin istediği anda sevdiğinin sesini duyabildiği, kısa bir yolculukla her yere ulaşılabilen, hatta internet, kamera gibi birçok teknolojik donanımla, hasreti, özlemi giderebiliyorken, asıl şimdi aşka sahip çıkmak, doya doya yaşamak zamanı değil mi? Bir genç çift yolda el ele yürüyor diye ayıplanmıyor, yalnız veya boşanmış kadınlar ev kiralayabiliyor, gece yarısı insanlar sokağa çıkabiliyor, artık mahallelerde namus komşu delikanlılar tarafından gözetlenmiyorken, insanı bir ilişki yaşamaktan, sınırsızca aşık olmaktan alıkoyan bir şey yokken, neden aşkı elimizle itiyoruz? Kayboluyoruz! İçimizde yaşadığımız karanlık kuyulara başkalarını da çekiyoruz. Hemen ayağa kalkıp silkelenmezsek, ileride çocuklarımıza bırakacağımız dünyanın hali hiç de hoş olmayacak. Maalesef aşkı kaybeden bir toplum, tükenmeye mahkumdur çünkü kalbini kaybeden insan, yaşıyor sayılamaz!

Yaz Depresyonuna Dikkat!

depresyonPsikolog Ayşe Elif Orhon, yaz depresyonu tanısı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

"Genel olarak kış depresyonu olarak tanımlanan mevsimsel duygulanım bozukluğu, yaz depresyonu olarak da görülebilir. Yaz depresyonu, kış depresyonuyla karşılaştırıldığında ender görülen ve farklı belirtilerle ortaya çıkan bir duygulanım bozukluğudur. Kış depresyonunun nedenleri de yaz depresyonuna oranla daha net açıklanabilmektedir. Bunun yanı sıra yaz depresyonunun da kış depresyonu gibi 24 saatlik günlük siklusun değişimi, genetik faktörler, stresle bağlantılı faktörler ya da bütün bunların kombinasyonu etken olabilmektedir.

20 yaş altındaki bireylerde mevsimsel duygulanım bozuklukları görülmemektedir, yaşla birlikte mevsimsel duygulanım bozukluklarında artış görülebilir. Bunun yanı sıra kadınlarda erkeklere oranla mevsimsel duygulanım bozuklukları 4 kat daha fazla görülmektedir.

Yaz depresyonunun belirtileri kış depresyonununkinden farklıdır. İlkbahar sonları ve yaz başlarında başlayabilir. 

Belirtileri;

Depresyon, ümitsizlik hali       
İlgi ve istek kaybı
Anksiyete (endişe, kaygı)
Uykusuzluk
Aşırı hassasiyet, çabuk kızmak, sinirlilik
Heyecan, huzursuzluk, sözel ve motor etkinliklerde artış     
İştah kaybı                    
Seksüel dürtülerde azalma
İntihara yönelik duygu ve düşünceler

Yaz depresyonu tanısı için her yıl aynı zamanlarda belirtilerin tekrar ediyor olması gerekmektedir...

Görülme sıklığı sadece %1 olan yaz depresyonunun nedenleri kesin olarak bilinmese de mevsimsel duygulanım bozukluğunda güneş ışığının önemli rol oynadığı söylenmektedir. Yaz depresyonunun kış depresyonu gibi nedenleri bilinmemektedir. Fizyolojik, kimyasal ve genetik dışında bireysel faktörlerin ve kişinin bireysel geçmişinin etkisi de önemlidir. Geçmişte yaşanılan travmatik bir olayın neden olduğu depresyon, her yıl aynı dönemlerde tekrar hatırlanarak da mevsimsel depresyona yol açabilir.

Tanı konulması için depresyon halinin yılın aynı döneminde birden fazla tekrarlanması gerekmektedir. Stresten mümkün olduğu kadar uzak durulması da bu dönemin daha rahat atlatılmasına yardımcı olacaktır. Yukarıdaki belirtiler yaşanıyorsa en kısa zamanda konuyla ilgili bir uzmana danışılması gerekmektedir."

Duygular mı, Mantık mı?

duydu-mantıkVereceğiniz kararlarda hangisi daha etkili oluyor? Duygularınız mı, mantığınız mı?

1- Sabah işe giderken yolda bir kaza olduğunu gördün…

a)Çok üzülürüm o yüzden bakmadan geçerim.
b) 112'yi arar, görevlilere kaza hakkında bilgi veririm 
c) Hemen ilk yardım bilgilerimi kullanırım.

2- Sevgilin seni aldattığı için ayrıldın. Ama o tekrar barışmak istiyor...

a) Onu hala çok seviyorum. Kabul ederim.
b) Zaman bırakmak en doğrusu.
c) Tekrar aldatmayacağını kim bilebilir? Asla olmaz.

3- Hoş biriyle yeni bir ilişkiye başladın ama arkadaşların kendini fazla kaptırdığını söylüyor…

a) Aşk bu! Kendimi alıkoyamıyorum.
b) Biraz düşünür ve davranışlarıma dikkat ederim.
c) Sanırım haklılar. Hayat sadece ondan ibaret değil.

4- Çok sevdiğin bir arkadaşınla parti vereceksiniz. Ama arkadaşın son dakikada bir mazeret çıkartıyor.

a) O benim en iyi arkadaşım , yine yaparız.  Kalp kırmaya değmez
b) Gelen misafirleri arar gelirken bir şeyler almasını söylerim.
c) Böyle bir şey olamaz. Daha dikkatli olması gerekirdi!

5- Hoşlandığın kişiyle aynı projede görev aldın...

a) Birlikte geçirdiğimiz bütün zamanları değerlendirir, projeyi unuturum.
b) Biraz projeyle ilgilendikten sonra birlikte vakit geçirmeyi teklif ederim.      
c) Proje  benim için çok önemli. Onu biran önce bitirmeliyiz.

6- İş için yurtdışına çıkman gerekti. Tamda o sırada bir çıkma teklifi aldın…        

a) Ne olursa olsun özel hayatım olmalı. Kabul ederim.
b) Bu teklife anca bir kaç ay sonra cevap verebileceğimi söylerim.
c) İş benim için daha önemlidir. Bu teklifi geri çeviririm.Gerçekten seviyorsa bir kaç ay beklesin.

7- En yakın arkadaşının eski sevgilisinin senden hoşlandığını öğrendin…

a) Bu çok güzel bir haber! Bende ona karşı boş değildim.
b) Bu olay kafamı karıştırır. Arkadaşlarımdan yardım isterim.
c) Arkadaşım benim için daha önemli. Haberim yokmuş gibi davranırım.

8- Çok sevdiğin bir arkadaşının sevgilisinin, onu aldattığını öğrendin…

a) Bu çok kötü bir durum! Arkadaşım için üzülürüm ama ona söyleyemem.
b) Sevgilisiyle konuşur durumu iyice anlamaya çalışırım.
c) Sonuç ne olursa olsun bunu arkadaşıma söylemeliyim.

9- Sevgilin bir kavganızda sende görmekten  hoşlanmadığı davranışlarını söyledi…

a) Çok kırılırım. Ama seviyorum, kaybetmemek için belli etmem.
b) Bir süre ayrı kalırsak değerimi anlayacaktır.
c) Söylediklerini ciddiye alırım. Ama kırmak amacıyla söylediği için bir daha konuşmam.

10- En yakın arkadaşının eski sevgilinle çıktığını öğrendin…

a) Arkadaşımı çok sevdiğim için bu duruma göz yumabilirim.
b) Sanırım bu durumu biraz düşünmeliyim.
c) En yakın arkadaşımda bunu yapıyorsa kime güveneceğim!

A’lar çoğunluktaysa; Sen her şeyden önce duygularına önem veriyorsun. Hatta bazen aşırıya kaçtığın bile oluyor. Biraz daha mantığına öncelik verirsen çevrendekilerle ilişkilerin daha iyi olabilir. Çünkü her türlü durumda en çok üzülen sen oluyorsun.

B’ler çoğunluktaysa; Bazen duyguların, bazen mantığın senin için ön planda. Nerede nasıl davranması gerektiğini bilen insanlardansın. Bu yüzden çevrendeki insanlar sana çok özeniyor. Onlarla iyi bir iletişim kurmayı başarabiliyorsun.

C’ler çoğunluktaysa; Senin için her zaman mantık ön plandadır. Bu kadarı sence de aşırıya kaçmıyor mu? İnsanlar senin için “Bayan buzdağı” diyorlar. Etrafa duygusuz bir kişilik göstermekten vazgeçmelisin. Sen de öyle olmadığını çok iyi biliyorsun.

Kişilik Doğumla Başlar!

dogum
Araştırmalar, kişilik farklılıklarının doğumda anlaşıldığını açıkladı.

Araştırmalar kişilik farklılıklarının doğumda anlaşılabildiğini ortaya koydu.

Bir bebeğin annesinin kucağında mışıl mışıl uyurken, bir başka bebeğin kucağa alındığında avaz avaz ağlayarak çırpındığına işaret eden uzmanlar, başka bir bebeğin ise elektrik jeneratörünün gürültüsünde uyuduğuna dikkat çekti.

On altı yılı aşkın bir süre içerisinde yüz seksen beş çocuk üzerinde yapılan araştırmayı Online Sağlık'a (www.onlinesaglik.com) değerlendiren psikologlar, bu tür kişilik eğilimlerinin çocuğun içsel mizacının ifadeleri olduğunu belirtiyor. Uzmanlar her yeni doğmuş bebeğin erişkinlik dönemine kadar devam eden davranış eğilimi gösterdiğini kaydetti. Bebeklerin kolay, zor ve uyum sağlamakta yavaş olarak nitelendirilen üç temel mizaç tipinden birine uyacak şekilde dünyaya geldiğini ileri süren araştırmacılar, "Kolay Bebek" sınıfına giren çocukların özelliklerini şöyle sıralıyor:

"Kolay bebekler rahattır. Az ağlayıp kolay gülerler ve mutluluk içinde çevreye uyum gösterirler. Bu tatlılıkları çoğu zaman ergenlik yaşlarına kadar devam eder."

"Zor Bebek"lerle başa çıkmanın anne-baba için hiç de kolay olmayacağına söyleyen uzmanlar, bu sınıfa dahil olan bebeklerin en önemli özelliklerini yabancıları şiddetle yadırgama, değişik durumlara uyum sağlayamama ve büyüdükçe hırçın ve inatçı olma eğilimi gösterme olarak değerlendiriyor.

Zor bebekler dış dünyaya karşı meraklı

Uzmanlar, kendi anne babalarının sevgi dolu fısıltılarını duyduklarında bile "agucuk" yapmayacaklarını bildirdikleri "Zor Bebekler"in aynı zamanda zeki, enerjik ve yaşadıkları dünyaya karşı merak dolu olduklarının altını çiziyor. Dünyaya karşı verdikleri tepkilerde ihtiyatlı, çekingen, dikkatli ve nazik gibi temel özellikler taşıyan "Uyum Sağlamakta Yavaş Bebekler"in ise tepinerek öfkesini sergileyen "Zor Bebek"lerin aksine duygularını ifade etmeyeceği belirtiliyor. Uzmanlar, ilgisiz görünen bu bebeklerin hayatlarının ileriki dönemlerinde diğer insanlarla ilişki kurmada ve yarışmaya ihtiyaç gösteren durumlarda güçlük çekme eğiliminde olacaklarını dile getiriyor.

Araştırmayı yürüten psikologlar, bu üç kategoriyi keskin çizgilerle birbirinden ayırmanın kağıt üzerinde basit görünmesine rağmen, çocukları bu şekilde kesinkes sınıflamanın imkansızlığına dikkat çekiyor. Bu tip teorilerden çok çabuk etkilenildiğini vurgulayan uzmanlar, anne ve babaların bu bilgileri aldıktan sonra çocuklarını şıklardan birine benzetip, öyle kabul ettiklerini, bunun da gelişen ve değişen çocuk için zararlı olabileceğini dile getiriyor. "Her çocuk, her varlık bir evren gibidir. Derinliklerinde pek çok özellikler barındırabilirler. Ortak özellikleri olabileceği gibi, birbirlerinden çok farklı özelliklere de sahip olabilirler" diyen psikologlar, istatistiki formüller oluşturabilmek için her konuda olduğu gibi bu konuda da belirli sınıflamalar yapmak durumunda kaldıklarına işaret ediyorlar.

İnsan Beyninin En Mükemmel Hali 5 Yıl Sürüyor!

hafizaHenüz 30 yaşındasınız ve 5 dakika önce elinizde olan anahtarı nereye koyduğunuzu hatırlamıyor musunuz? Kendinizi genç hissedebilirsiniz, ama beyniniz çoktan yaşlanmaya başladı bile.

ABD’de Virginia Üniversitesi tarafından yapılan ve sağlıkla ilgili bir internet sitesinde yayımlanan bir araştırmaya göre, en fonksiyonel ve mükemme haline 22 yaşında ulaşan insan beyni, 27 yaşından itibaren "düşüşe geçmeye" başlıyor

Araştırma, yaşları 18 ile 60 arasında değişen iyi eğitimli 2 bin kadın ve erkeğin, 7 yıl boyunca katıldıkları testlerin sonuçlarından oluşuyor.

Araştırma raporunda, katıldıkları testlerde 2 bin denekten her yıl görsel bulmacalar çözmeleri, anlatılan öykülere ilişkin bazı detaylar vermeleri, çeşitli kelime oyunları oynamaları, bazı rakam ve sembolleri hatırlamaları istendiği ve deneklerin herhangi bir sağlık sorunu yaşamadıklarına özellikle dikkat edildiği kaydediliyor.

Sonuçlar değerlendirildiğinde, 12 testten en az 9’unda en başarılı performansların 22 yaşında elde edildiği belirtilirken, görsel olarak neden sonuç ilişkisi kurma, bulmaca çözümü ve hızlı algılama alanlarında 27 yaşından itibaren belirgin gerileme olduğu gözleniyor.

ABD’de "Nörobiyoloji" dergisinin son sayısında, "Yaşlanmanın Nörobiyolojisi" başlığıyla yayımlanan araştırmaya göre, sağlıklı bir birey, 37 yaşına kadar hafızasını büyük ölçüde muhafaza ederken, kelime hazinesi ya da genel kültür gibi alanlarda hafızanın ortalama 60 yaşına kadar korunabiliyor.

Araştırma ekibinin başında bulunan Prof. Timothy Salthouse, "sağlıklı ve eğitimli bazı yetişkinlerde idrake yörelik kayıpların 20’li, 30’lu yaşlarda
 başladığını" belirterek, "sağlıklı beyinlerdeki kayıpları anlamanın, Alzheimer gibi ciddi hastalıklarda neyin yanlış gittiğini çözmeye yardımcı olacağını" kaydetti.

-"AKTİF OLMAK BEYNİ KORUYOR"-

Nöroloji Uzmanı Dr. Behiye Mungan, hafızayı korumayı sağlayacak çok belirgin bir formül olmamakla birlikte, kişinin olabildiğince uzun süre aktif kalmasının beyin fonksiyonları açısından da yararlı olduğunu belirtti.

İnsan beyninin aktif kalmasında çevreden aldığı sinyallerin etkili olduğuna işaret eden Dr. Mungan, belli bir yaş grubu üzerindeki kişilerin ya da Alzheimer hastalığının ilk evresinde olanların, "uzun süre işe yarar kalmalarının" bazı fonksiyonların kaybını geciktirdiğini söyledi.

Dr. Mungan, fazla televizyon izlemenin beyin üzerinde olumsuz etki yapıp yapmadığına yönelik bir soruya ise şu yanıtı verdi:

"Bu, çok göreceli bir durum. Ben bazı kişilere, özellikle kadınlara televizyon dizilerini, oradaki olayların akışını izlemelerini öneriyorum.
 Televizyon izlemek bazı insanlar için gerileme olabileceği gibi, bazı insanlar için de bulundukları yerden daha ileri bir noktayı temsil eder. Köylerde konuşmayan, fiziksel aktivite dışında hiç bir şey yapmayan kadınlar var. Bir dizideki olay örgüsü, bu kişiler için bir algısal uyarıcı niteliği taşır."

Dr. Mungan, küçük egzersizler, bulmacalarla beyni her zaman canlı tutmaya çalışmak gerektiğini kaydetti.
Sevgi & Aşk