| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bir Kadin Fenomeni

Kadinlara Dair Ne Varsa Hepsi Burada... Şiişşşttt Erkekler, Meraklisina...

1279 "kadın" etiketi kullanan gönderi (sayfa 5)"kadın" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Dişlerinizi Beyazlatmanın Yolları

DişYanlış şeylere inanmayın. Dişini çamaşır suyuyla bile fırçalayanlar var...

Günümüzde herkes artık inci gibi beyaz dişlere sahip olmak istiyor. Ama çoğu zaman diş beyazlatmayla ilgili doğru bilinen yanlışlar nedeniyle, doktora gitmek yerine dişlere zarar veren yöntemler uygulanıyor. Dişlerini beyazlatmak için çamaşır suyuyla fırçalayan da var tuzla ve karbonatla da! Oysa bir diş hekimine giderek, hem hayalinizdeki dişlere kavuşabilir hem de dişlerinize  zarar vermemiş olursunuz!

Güzel görünmenin ilk adımı kuşkusuz güzel bir gülüşle başlıyor. Güzel ve etkileyici bir gülüşün şartı ise elbette ki inci gibi beyaz ve sağlıklı dişler! Günümüzde herkes artık inci gibi beyaz dişlere sahip olmak istese de; hala diş hekimi yerine 'çamaşır suyu' ya da 'karbonat'a başvuranların sayısı da bir hayli fazla! Diş beyazlatma yani bleaching hakkındaki kulaktan dolma bilgiler ve önyargılar nedeniyle dişlere zarar veren yöntemlere başvurulduğunu söyleyen Diş Hekimi Dt. Diler Karakaya, diş beyazlatmayla ilgili doğru bilinen yanlışları anlattı: 

1- SERT FIRÇA KULLANMAK VE SERT FIRÇALAMAK DAHA ÇOK BEYAZLATIR:
Sert diş fırçası kullanmak dişin minesine daha çok zarar verir ayrıca sert ve yanlış şekilde fırçalamak ise dişlerimizin aşınmasına ve hassasiyete sebep olabilir. İyi fırçalamak; fırçanın sertliğiyle değil, fırçalama tekniğiyle ilgilidir. Genellikle orta sertlikte diş fırçaları kullanılır. Çok sert fırçalar, dişleri aşındırabilir. Çok yumuşak fırçalar ise dişleri temizlemeyebilir.

2- DİŞ MACUNUNU FAZLA KULLANMAK DİŞLERİ ÇİZER:
Diş macununun miktarından çok içindeki granüllerin büyüklüğü önemlidir. Dişlerin mine tabakasının çizilmesi; macunun fazla kullanılmasıyla ilgili değil, kullanılan macunun granüllerinin büyük olmasıyla ilgilidir. O yüzden granülleri büyük olan macunların uzun süreli kullanımından kaçınılmalı. Önerimiz; fırçanın üzerine konulan macun miktarının 'mercimek tanesi' kadar olmasıdır.

3- ÇAMAŞIR SUYUYLA FIRÇALAMAK BEYAZLATIR:
Çamaşır suyu ile dişleri fırçalamak kesinlikle çok sağlıksızdır; asla yapılmamalıdır! Çamaşır suyu, hem dişlerimizin yapısına hem de çevredeki ağız dokumuza zarar verebilir.

4- KARBONAT VE TUZLA FIRÇALAMAK BEYAZLATIR:
Karbonat ve tuz, büyük granüllü olduğu için dişin doğal yapısını zamanla bozup daha çok renkleşmelere neden olabilir. Bu nedenle özellikle uzun süre   karbonat ve tuzla dişler fırçalanmamalıdır.

5- BEYAZLATMA DİŞLERİ DAHA ÇOK SARARTIR: Dişleri beyazlatmak yani 'bleaching' aksine dişlerin rengini daha çok açmak için yapılır . Hekimin tavsiye ettiği gibi beslenirsek; yani beyazlatma süresince dişleri boyayacak (çay, kahve, kola, sigara vb.)maddelerden uzak durur ve rutin ağız bakımımızı yaparsak böyle bir durum söz konusu olmaz.

Kansere Karşı Bu Besinleri Tüketin

beslenmeMemorial Hastanesi Dahiliye Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Yavuz Baykal, kanserin Türkiye'de son yıllarda giderek artan ve ölüme neden olan hastalıklar arasında kalp damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer aldığını söyledi. Baykal, "Türkiye'de bir yıl içinde 135 bin kişi kanser oluyor." dedi. Bazı meyve ve sebzelerin kanserin oluşmasını engellediğine işaret eden Yavuz Baykal, özellikle balık, fındık, ceviz, brokoli tüketilmesi tavsiyesinde bulundu.
Birçok insan kanser hastalığını kötü bir talih olarak nitelendirmekte ve çevresel nedenlerle geliştiğini düşünmekte. Ancak bireylerin yaşam biçimiyle ilgili özellikleri ve alışkanlıkları çok büyük önem taşımakta. Yanlış beslenme alışkanlıkları, yetersiz fiziksel aktivite ve hareketsiz yaşam, sigara ve alkol kullanımı, güneş ışınlarına yoğun olarak maruz kalınması ve stres gibi etmenler kanserin oluşmasına neden olan başlıca faktörler. Bu faktörlerden beslenme ile ilgili olan etmenler ortalama yüzde 35 oranında, sigara alışkanlığı ise yüzde 30 oranında kansere yol açmakta.

Hatalı ve dengesiz beslenme alışkanlıkları ile besinleri yanlış hazırlama ve pişirme yöntemlerinin, kanser oluşumunda rolünün büyük olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yavuz Baykal, kanserin oluşumunda etkili olan faktörlerin, kalıtım, beslenme ve çevre faktörleri olduğuna dikkat çekti.

BROKOLİ KANSERİ ÖNLEYİCİ ETKİYE SAHİP

Kanser oluşumunda genetik faktörlerin yanında çevresel faktörlerin önemli rol oynadığını söyleyen Yavuz Baykal, "Çevresel faktörler bazı proteinler üzerinden etkili olur. Bazı besinler ve dengeli beslenme bu proteinlerin zararlı etkilerini azaltarak kanserin önlenmesi açısından yararlı olmaktadır. Kişiler arasında bu enzimlerin aktivitesi ve dağılımları açısından genetik farklılıklar vardır. İnsanlarda ortaya çıkan kanser yapıcı maddeler ilk olarak DNA'ya bağlanır ve mutasyona neden olur. Ortaya çıkan bu mutasyon kanser geliştirici genleri uyarırken, kanser önleyici genleri ise baskılamaktadır. Gen besin ilişkisi en iyi olarak kalın barsak kanserlerinde gösterilmiştir. Brokoli gibi sebzelerdeki bazı ürünler P450 gibi enzimleri etkilerini önleyerek kanser gelişimi üzerine önleyici etki gösterebilmektedirler." şeklinde konuştu.

MENOPOZLA BİRLİKTE KANSER RİSKİ 2 KAT ARTIYOR

Beslenme durumunun yaşa bağlı kanser gelişimini etkilediğini, şişmanlıkla kanser arasında da bir ilişki olduğunu anlatan Baykal, "Şişmanlık ile meme, prostat, kalın barsak, rahim, böbrek, mesane ve pankreas kanseri arasında bir ilişkini varlığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda şişmanlığın rahim kanseri riskini artırdığına dair ciddi kanıtlar bulunmaktadır. Menopoz öncesinde boylarına göre ağırlıkları fazla olan kadınlarda meme kanseri riski normal kilolu kadınlara göre daha düşük olmaktadır. Şişmanlık menopoz sonrası kadınlarda meme kanseri riskini önemli düzeyde artırmaktadır. Kadının menapoz öncesi ve menopoz dönemi arasında kilo artışı 10 kilogramı aştığında menopoz sonrası kanser riski 2 kat artmaktadır." açıklamasını yaptı.

SİGARAYI ACİLEN BIRAKIN

Kadınlarda sigara içiminin artmasıyla birlikte akciğer kanser sıklığında büyük bir artış ortaya çıktığına dikkat çeken Yavuz Baykal, "Meme kanseri olayları ise tedavi tanıdaki ilerlemelere rağmen durağan kalmıştır. Erkeklerde akciğer kanseri en sık görülen kanser olmaya devam etmekte ve prostat kanserinde ise bir artış söz konusudur." dedi.

BALIK, CEVİZ, FINDIK KORUYUCU KALKAN GÖREVİ GÖRÜR

Kansere karşı brokoli gibi bazı besinlerin önleyici etkiye sahip olduğuna işaret eden Baykal şunları söyledi: "Omega 3 yağ asitleri kanser oluşum riskini azaltmalarının yanı sıra; birçok kanser türünün büyümesini de yavaşlatır. Tümör taşıyan farelerle yapılan deneylerde, diyetin EPA ve DHA ile desteklenmesi ile akciğer, kolon, meme ve prostat dahil çeşitli kanserlerin büyümesinin yavaşladığı gösterilmiştir. Ayrıca omega 3 yağ asitleri ilaç ve ışın gibi kanser tedavi metotlarının etkinliğini de artırmaktadır. Omega 3 yağ asitlerinin bir diğer olası yararı da kanser hastalığında görülen zayıflama, kas kaybı ve kaşeksiyi azaltması ve önlemesidir. Bu koruyucu ve tedavi edici etkileri nedeniyle diyette omega 3 yağ asitlerine daha çok yer verilmesi önerilmektedir. Bu amaçla haftada 2-3 kez ızgara veya buğulama olarak balık tüketilmesi, günde 2-3 adet ceviz içi veya 5-6 adet fındık tüketilmesi, yemeklerin pişirilmesinde soya veya kanola yağının da kullanılması, bol sebze ve meyve tüketilmesi ve kurubaklagiller ve kepekli ekmeğe mutlaka günlük beslenme planında yer verilmesi uygun olacaktır."

TAVSİYE EDİLEN MEYVE VE SEBZELER

Kanserin önlenmesinde rol oynadığı düşünülen maddelerin sarı-yeşil ve turuncu sebze ve meyvelerde, soya proteininde, brokolide, zeytin ve turunçgillerin kabuklarında bulunduğunu söyleyen Yavuz Baykal, sarımsak, soğan, pırasa, lahana, brokoli, turp, fesleğen, nane, dereotu, rezene, kereviz, maydonoz, roka, tere, havuç, kayısı, domates, bal kabağı, portakal, greyfurt, kara üzüm, kiraz, ahududu, böğürtlen, elma, erik, çilek, beyaz üzüm, turunçgiller, şeftali, bezelye, soya fasulyesi ve patates tüketilmesini tavsiye etti.

GÜNÜN SÖZÜ

"Parasızlık asla bir engel değildir. Ama fikirsizlik bir engeldir."

Ken Hakuta

Elm Sokağı

Elm Sokağı

Hamilelik Lekelerinden Kurtulmanın Yolları

Gebelik, Hamilelik döneminde yüzde ya da dekolte bölgesinde oluşan ve ‘hamilelik maskesi’ olarak bilinen lekeler, Bu lekelerden kurtulmanın yolu soya sütünde.

Hamile kalmak ve çocuk sahibi olmak birçok kadının hayallerini süsler. Ancak hamilelik döneminin anne adayı için zor yanlarıda vardır. Bunlar arasında başı tıpta ‘melasma gravidarum’ olarak geçen hamilelik maskesi çeker. Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanı Estetik Dermatolog Dr. GamzeMenteşoğlu, hamile kadınların yüz ve dekolte bölgelerinde,
açık ve koyu kahverengi ya da gri renkli bu pigmentasyon adacıklarına
sık rastlandığını söylüyor ve ekliyor: “Bu pigmentasyonlara rastlanma
oranı hamilelik döneminde yüzde 30 civarında artmaktadır. Bu durum;
östrojen hormonu tedavisi gören, doğum kontrol hapı kullanan ya da menopoza giren kadınlar için de söz konusu olabilir. Hamilelik maskesine en çok Asya ve Akdeniz kadınlarında yani deri rengi koyu
olanlarda rastlanmaktadır. Lekeler daha çok güneş ışığının dik olarak temas ettiği burunda, elmacık kemiklerinde, alında ve dudak üzerinde meydana gelir.”

MEYAN KÖKÜ İÇEREN KREMLERLE TEDAVİ EDİN

Bu lekeleri gidermek isteyen anne adaylarına ilaç tedavisi yerine doğalmaddelerle hazırlanan kremleri kullanmalarını öneren Dr. GamzeMenteşoğlu, yararlanılabilecek başlıca formülleri şöyle sıralıyor:

Kolit asit mantardan elde edilen doğal bir maddedir. Kremlerde yüzde 1-4 konsantrasyonda bulunur. Tedavi için kolit asit içeren bir krem, 1-2 ay boyunca her gün sabah-akşam kullanılabilir.

Meyan kökü ekstreside, leke tedavisin de son derece etkili bir rol oynar. Meyan kökü kaynatılıp ezilerek bir maske haline getirildikten sonra, melamanın şiddetine göre hergün ya da haftada sadece 2 kez uygulanabilir.

Soya sütüde hamilelik maskesiyle mücadele eder. Lekeli bölgelere her sabah ve akşam soya sütü sürebilirsiniz.

B3 vitamini içeren kremler, pigment hücrelerinin deri yüzeyine transferine engel oldukları için kullanılabilir.

C vitaminli kremlerde etkilidir ancak mutlaka orta konsanstrasyonda olmalıdır.

Normal Doğum mu, Sezaryen mi?

DoğumOrdu Sağlık Müdürü Yılmaz Dündar, normal doğumun yapılabileceği bir durumda sezaryen gibi gereksiz bir karın ameliyatı geçirilmemesi gerektiğini uyarısında bulundu.

Yılmaz Dündar yaptığı açıklamada, anne ve bebek sağlığına büyük önem verdiklerini, sağlıklı annelerden sağlıklı bebekler olacağı göz önünde tutularak hamile kalmadan önce mutlaka hastane ve sağlık ocaklarına başvurulması gerektiğini kaydetti. Hamile kalındığının öğrenilmesinin hemen ardından düzenli gebelik takiplerinin yaptırılması gerektiğini ifade eden Dündar, "Tüm sağlık ocakları, sağlık evlerinde ücretsiz olarak gebe ve bebek takipleri yapılabilmektedir. Anne ve bebek sağlığı açısından bir diğer önemli konu, doğumların hastane şartlarında yapılmasıdır. İlimizde her 100 gebeden 98'i hastanede doğum yapmaktadır. Amacımız tüm doğumların hastanelerde gerçekleşmesidir" dedi.

Anne ve bebek sağlığını olumsuz etkileyen bir faktörde sezaryen ile yapılan doğum oranının yüksek olması olduğunu belirten Dündar, "Normal doğum, doğal ve fizyolojik bir süreçtir. Sezaryen ise, tıbbi gereklilik hallerinde kullanılması gereken bir ameliyattır. Normal doğum sağlıklı bir şekilde yapılabileceği bir durumda normal doğum yapılmalı, anne gereksiz bir karın ameliyatı geçirmemelidir. Annenin doğum sürecindeki ağrılı döneme ilişkin ve endişesi sezaryen isteğini artırmaktadır. Anne adayının günü geldiğinde sancı çekmeye başlaması, bebeğin düş dünyaya uyumunu sağladığının göstergesidir. Bu nedenle tıbbı açıdan gerekmedikçe, sezaryene başvurulmaması doğrudur. Özellikle gebelik dönemi izlenimlerinde, kadının bu endişelerini gidermeye yönelik sağlık çalışanları ve uzman hekimler tarafından danışmalık yapılmalı, gerekirse profesyonel destek verilmelidir" diye konuştu.

Normal doğumda annenin günlük yaşama geçişinin sezaryene göre daha hızlı olduğunu işaret eden Dündar, şöyle konuştu: "Sezaryenden sonra iyileşme süreci daha fazla zaman almaktadır. Normal doğumdan annenin kanama, iltihap, organ doku hasarı, pıhtı oluşumu riski sezaryene göre daha düşüktür. Normal doğum ekonomik açıdan da daha uygundur. Sezaryen ameliyatı çocuğun sağlığını da olumsuz etkileyebilir. Bebeğin olması gerekenden daha önce doğması, çeşitli solunum sistemi problemlerine ameliyat sırasında yaralanmalara hatta bir sonraki gebelikte çeşitli sorunlara yol açabilir. İkinci ve üçüncü gebeliği de engelleyebilir. Hamileliğin başından itibaren doğum şeklini düşünmek doğum stresini artırabilir. Doğum şeklini hamileliğinin son birkaç ayında sizi takip eden ebe ve doktor ile konuşmanız, buna göre vermeniz en uygunu olacaktır. Tıbbı gereklilik yoksa doğal olan ve bebeğin sağlığı için en iyisidir."

Grip Aşısı Olurken Dikkat!

AşıSonbaharın gelmesi ve mevsim değişikliğiyle birlikte yeniden kendini göstermeye başlayan grip hastalığı, halsizlik, ateş, öksürük, gibi belirtilerle salgın şeklinde ortaya çıkıyor ve her yıl ciddi işgücü kaybına sebep oluyor. Son yıllarda ortaya çıkan aşı tedavisi ise gripten korunmak için hastalara alternatif bir çözüm sunuyor. Ancak aşı olurken dikkat edilmesi gerekenleri de göz ardı etmemek gerekiyor.

Dahiliye Uzmanı Dr. Serdal Baysal grip hastalığını çok çeşitli virüslerin oluşturabileceğini söyledi. Dr. Baysal, hastalığın ateş, halsizlik, kırgınlık, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı ve baş ağrısı gibi sistemik belirtilerle kendini gösterdiğini kaydetti. Salgının boyut ve şiddetinin en büyük belirleyicisi olarak risk altındaki toplumun bağışıklık seviyesini gösteren Baysal "En sık influenza tip A ve tip B virüsleri insanlarda hastalıklara neden olur. Tip C insanlarda nadiren hastalıklara neden olur. En önemli risk grubunu oluşturanlar; ileri yaş, kronik akciğer ve kalp hastalığı olanlar, şeker hastalığı, böbrek ve bağışıklık sistemi hastalığı olanlardır." diye konuştu.
Hastalığın hızlı bulaştığına dikkat çeken Dr. Baysal kişilerin öksürmesi ve hapşırması sonucu havada oluşan mikro damlacıkların en sık bulaşma nedeni olduğuna dikkat çekti. Ayrıca el teması ve diğer kişisel temaslarında da bulaşmaya neden olabileceğini belirtti. Hastalığın tedavisi hakkında da bilgi veren Baysal, hastalığın tedavisini daha çok istirahat etmek, bol sıvı almak ve ağrı kesiciler kullanmak olarak özetledi. Baysal, "Komplike olmayan hastalıklarda tedavi çoğunlukla rahatlamaya yönelik istirahat, bol sıvı alması, ateş düşürücü-ağrı kesici ve öksürük kesici kullanılması şeklindedir. Spesifik antiviral tedavi mümkündür. Antibiyotik kullanımı da virüsün bakteriyal komplikasyonlarına karşı etkilidir." dedi.

Özellikle son yıllarda grip hastalığına karşı yaygınlaşan aşı konusuna da değinen Baysal, "Grip salgınlarından korunmak için aşı kullanılmaktadır. Grip aşısı sonbahar başında uygulanmalıdır. Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlar, huzur evlerinde yaşayanlar, şeker hastaları, kronik böbrek hastalığı olanlar, kronik kan hastalığı olanlar, yüksek riskli gebelikler, uzun süre aspirin tedavisi verilen 6 ay - 18 yaş arası çocuklar ve 65 yaşın üstündeki sağlıklı bireylere aşı tavsiye edilmektedir. Yüksek riskli hastaların bakımını sağlayan kişiler ve sağlık çalışanlarına enfeksiyon geçiş ihtimalini azaltmak için aşılanma yapılmalıdır." diye konuştu.

Aşının yan etkilerine de değinen Baysal, aşılamadan 8 -24 saat sonra bireylerin bir kısmında hafif ateş ve gribin diğer sistemik belirtilerinin hafif olarak görülebileceğini söyledi. Baysal, bazı hastalarda aşı yerinde hafif kızarıklıkların olabileceğini hatırlatarak, yumurtaya alerjisi olanların aşı olmamasının uygun olacağını sözlerine ekledi.

Zayıflamanın Sırrı Ayrıntılarda Gizli

DiyetEn iddiasız miktarda kilo kaybı bile sağlık açısından büyük yarar sağlayabilir.

Yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol, uyku bozuklukları ve birçok tıbbi sorun, en iddiasız kilo kaybı ile bile düzelme gösterebilir. Çünkü az miktarda kilo kaybını sağlamak için, en azından daha ölçülü, daha bilinçli ve sağlıklı beslenmeye odaklanmak büyük yarar sağlayacaktır. Bu gerçek, her şeyi değiştirir. Hemen herkes kendini daha iyi hissettiği ve sağlık sorunları riskini azalttığı daha sağlıklı bir kiloya ulaşmayı başarabilir.

Doğru hedefi belirlediğinizde başarıya ulaşmanız kolaylaşır.
Kilo vermeye çalışırken, hedefe ulaşacağınıza inanmak ve “hedef” belirlemek çok önemlidir. Ancak, kilo verirken hedef, “rakamlar” değil, “başarıya ulaşmak ve verilen kiloları korumak” olmalıdır. Hedefler her zaman için planlı bir şekilde diyetinize uymanıza yardımcı olur. Ulaşmak istedikleriniz için detaylı bir şekilde plan yapmanız, başarınızın bir kısmını oluşturacaktır.
Örneğin 10 kg verebilmek için kendinize üç ay süre koyun. Zamanlama için bir tablo hazırlayın ve her hafta alışveriş stratejilerinizi, yaptığınız egzersizleri ve ileriye dönük planlarınızı listeleyin. Bunlar motivasyonunuzu artıracak ve gerçekleştirilebilirliği yükseltecektir.

Başarınızı hayal etmek sizi  hedefe yaklaştırır.
Genelde tüm başarılı insanlar, önce başarılarını hayal eder, âdeta görürler. Bu küçük zihin oyunu kişinin kendisini bu başarıya ulaşabileceğini hissetmesini sağlar. Aynı şekilde, siz de kendi hedeflerinizin gerçekte gerçekleşmiş olduğunuz senaryoyu gözünüzde canlandırın. Örneğin akşam yemeği için doğru seçimler yaptığınızı gözünüzde canlandırabilirsiniz veya akşam bir davette önünüze gelen çikolatalı sufleyi yemek yerine sabah tartıda göreceğiniz düşük kilonuzu düşünün. Aklınıza geldikçe bu senaryoları tekrarlayın.

Kendinizi sabote etmemeye karar verdiğinizde değişim gerçekleşir.
Birçok kez aslında farkında olmadan kendimize yeteri kadar güvenmediğimiz ve asla kilo veremeyeceğimizi düşündüğümüz için diyetimizi sabote ederiz. Kendinizi bu tarz düşünceler içinde yakalarsanız hemen bunu olumlu sözler ile yer değiştirmeye çalışın. Örneğin; “İstediğim kadar kilo veremedim fakat bunu değiştirebilirim. Şu andan itibaren kendime haftada üç kez olacak şekilde egzersiz planı hazırlayacağım” diyebilirsiniz. Sağlıklı  beslenmeye başlamak için hiçbir zaman geç değildir. Genelde diyete başlamak için ayın ilk günü veya haftanın ilk günü beklenir. Buna hiç gerek yok, karar verdiğiniz anda değişime başlayın. Zaten ihtiyacınız olan da budur: Karar vermek...

Kendi kendinize hesap verin başkaları için değişmeyin.
Kilo vermek (ya da kendinize yapacağınız kişisel gelişim yatırımı) sizin arzu ve kararınızla olmalıdır. Başkası için değil, kendiniz için. Yapabildiğiniz ya da yapamadığınızın hesabını başkalarına değil, kendinize verin. Diğer bir deyişle, yaşamınızın sorumluluğu sizin elinizdedir. O nedenle, kendi kendinizin en yakın arkadaşı olmayı deneyin. Aksaklıkları kafanıza takmamaya çalışın ve ilerleyişinizi kutlayın. Bunun en iyi yollarından birisi ise hayatınızın tüm alanlarında sahip olduğunuz kişisel, profesyonel ve fiziksel becerilerinizi listelemeniz olacaktır. Bugünden itibaren yaptığınız tüm doğru şeyleri not alın. Doğruların büyük bir hızla artması sizi şaşırtacak.

Kendinize güveni arttırmak için önceki başarılarınızı hatırlayın.
Kendinize olan güveniniz hakkında tereddüt mü ediyorsunuz? Bunun bir yolu da kendinize olan inancınızı olumlu cümlelerle desteklemektir; basit, kendinizi onaylayıcı ifadeleri her gün tekrarlamaya çalışın. Size destek olabileceğini düşündüğünüz arkadaşlarınızla bunu açıkça paylaşın sizi iyi tanıyan birilerinin önceki başarılarınızı hatırlatması kendiniz için güven tazelemeye yardımcı olabilir.  
“Battı balık yan gider” değil,   “... yaparsam daha iyi” deyin.
Ya hep ya da hiç şeklinde düşünmemeye çalışın. Örneğin sırf bir öğünde fazla yediniz diye diyetinizi mahvettiğinizi düşünmeyin. Kendinize karşı daha nazik olun ve yaşanan aksilikleri, öğrenmek için bir fırsat olarak görmeye çalışın.

Hedeflerinizin peşinden gidin vazgeçmeyin.
Kilo kaybetmekle ilgili hedeflerinize ulaşacağınıza dair olan inancınız çok önemlidir. Fakat bunu aynı zamanda beslenmede davranış değişiklikleri yaparak ve fiziksel aktiviteyi artırarak gerçekleştirmelisiniz. Kendinizi sadece incecik olarak düşünemezsiniz ama beklentilerinizi etkin kılmak için kendinizi doğru ruh durumu içerisinde düşünebilirsiniz. Hatırlayın: Diyette başarısız yoktur. Vazgeçen vardır..

Türk Erkeğini Üzecek Araştırma!

İlişkilerBeş ülkenin erkekleri arasında yapılan ankete göre en çabuk boşalan erkekler Türkler çıktı.

Hollanda'daki araştırmacılar, beş ülkeden 500 erkek seçti. Seçtikleri erkeklerin zamana karşı cinsel performanslarını ölçen araştırmacılar, İngiliz erkeklerinin orgazma ulaşma sürelerinin 10 dakika olduğunu saptadı.

Buna göre araştırmaya katılan diğer denekler ve ülkeler geride kalırken, İngiliz erkeklerinin performansının ve cinsel doyuma ulaşma sürelerinin daha uzun olduğu tespit edildi.

Gazeteport'un haberine göre sıralamada Amerikalılar ikinci geliyor.

Onların boşalma süreleri 8 dakika olarak belirlendi. Hollandalılarsa üçüncü, 6.5 dakika! İspanyol erkelerin karşı cinse zevk verme süreleri ise 4.9 dakika olduğu belirtiliyor.

Zamana karşı yarıştırılarak performansları değerlendirilen beş ülke erkekleri arasında sonuncu sırayı ise Türkler alıyor. Onların kadınları mutlu etme süreleri sadece ve sadece 4.4 dakika!

İşte Kısırlığın Nedeni

KısırlıkKısırlığın nedenlerine bir yenisi daha eklenirken uzmanlar dikkatli olunması gerektiğini söylüyor.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Kenan Demirkol, genetiği değiştirilmiş ürünlerin (GDO) kısırlığa neden olduğunu söyledi. 1.5 yaşındaki bir bebekte bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin etkilerinin görülmeye başladığını belirten Prof.Dr. Demirkol, bu ürünlerin geleceğimizi tehdit ettiğini, en kısa zamanda önlem alınması gerektiğini belirtti.

Ziraat Mühendisleri Odası'nın davetlisi olarak Denizli'ye gelen ve TMMOB Konferans Salonu'nda ‘Küresel Şirketlerin Yeni Silahı, Gıda ve Beslenmenin Demokratikleştirilmesi’ konulu konferans veren Prof.Dr. Demirkol, kısa bir süre önce genetiği değiştirilmiş ürünler yüzünden 1.5 yaşındaki bir bebekte tüylenme tespit edildiğini söyledi. GDO'lu ürünlerin kısırlığa da neden olduğunu, fareler üzerinde yapılan araştırmalarda GDO'lu domatesleri yiyen farelerin üç nesil sonra kısırlaştığının görüldüğünü kaydeden Prof.Dr. Demirkol, “İnsan ömrü fareden uzundur. İnsanların 30 yaşında evlendiğini düşünürsek, bizim de bunu anlamamız için 100 yılık bir zaman geçmesini mi beklememiz gerek. Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ticaretinin yaygınlaşması için ABD
dünyaya baskı yapıyor. Ürün çeşitliliğini yok ederek, herkesi GDO’lu ürünlere mahkum etmeyi, sonunda ise tüm dünyaya hükmetmeyi hedefliyor. GDO, aslında bir egemenlik sorunudur” dedi.

Bu ürünlerin kullanımının “Almanya ve Fransa gibi ülkelerde yasaklandığı” söylentilerinin gerçeği yansıtmadığını kaydeden Prof.Dr. Demirkol, sadece kısıtlamalar getirildiğini, ancak ürünlerin üzerinde GDO'su değiştirilmiş etiketi ile satışına izin verildiğini kaydetti.

Türkiye'nin çok dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Prof.Dr. Demirkol, “Dünyada şu anda 80 çeşit bitkinin genetiğinin değiştirilerek üretimi yapılmakta. Yoğurt sanayisinde dahi bu tür üretimler yapılıyor. Büyük bir oyun içindeyiz. Ülkemizde bu konuyla ilgili olarak bir an önce önlem alınmalıdır. Geleceğimiz risk altındadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu ürünlerin üretimini ve ticaretini yasaklayan Biyogüvenlik Yasası'nı zaman geçirmeden çıkarmalıdır” diye konuştu.

Sevgi & Aşk