GÜNÜN SÖZÜ
"Konuşma insanın aklını kullanma sanatıdır."
Eflatun
Vazgeçtim
Gitmek zorundayım sessiz sedasız; ben demedim bunu sen seçtin
Yoruldum, yaşanan aşk sensiz anlamsız, bensizliğin hasretini daha çok çektin...
İki kişilik bir huzur istedim !
İki kişilik dua ettim !
Ha sen ha ben fark etmezdi...
Aşktan tek başına iki kişilik vazgeçtim !
Seni Hatırlamak

Ne harika bir duygu seni hatırlamak..
Geçirdiğimiz günleri, yaşadığımız onca şeyi birbiri ardına sıralamak..
Yüreğimizde bir damla su, bir dilim ekmek..
Sanki sadece bizim için tasarlanmıştı , bizi bekleyen bu acılı gelecek..
Ne mümkün yaşanılan tüm felaketleri unutabilmek?
Git işte..
Hep sen söylerdin ya yolcu yolunda gerek..

Hep; mutlu aşkımızın mutlu kentine ulaşacakken kesildi yolumuz..
Hani ? Nerede kaldı o mütevazı yoksulluğumuz..?
Git sevgilim git..
Çamurla sıvanan duvarları bana bırak..
Ve acılı yarınları.. Tüm karın ağrılarını..
Bana bırak ; tek kelimeyle bozulmayı bekleyen
Ama bir türlü beklediği kelimeyi bulamayan
Sessiz suskunluğunu..
Gül yüzünün yastığımda bıraktığı çukuru bana bırak..
Bana kalsın ; tüm güzel günlerimizi
Böyle siyah gecelerde bir bir anmak..

Ve ben hep bu düşünceyle sürdüreceğim mutlu yoksulluğumu..
Ne harika bir duygu seni hatırlamak..
Şizofreni genetik mi?
VKV Amerikan Hastanesi’nden Psikiyatr Dr. Gülçin Arı Sarılgan’a göre şizofreni kelime anlamı akıl yarıklığı olan şizofreni hastalığı genç yaşta başlayan, insanın giderek kişilerarası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak kendine özgü bir içe-kapanım dünyasında yaşadığı; düşünüş, duyuş ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü ağır bir ruhsal bozukluktur. Kişiliğin bütünlüğünü sağlayan beyin bölgelerinin gelişimindeki aksaklıklar düşünce-duygu ve davranışlarındaki bütünlüğü bozmaktadır. Sonuçta dissosiasyon yani bütünün parçalarının çözülmesi dediğimiz durum ortaya çıkmaktadır.
Şizofreni hastalığı genetik midir, zamanla mı ortaya çıkar?
Şizofreninin oluş nedenleri henüz kesin olarak aydınlatılamamıştır. 20-30 yıldan beri şizofreni giderek artan bir yaygınlıkla beynin bir gelişim bozukluğu olarak kabul edilmektedir. Erken başlangıçlı şizofreniklerde kalıtımın önemi daha da artmaktadır. Hastalığın oluş nedeninin henüz kanıtlanmamış bir beyin bozukluğu olduğu görüşü kesinlik kazansa bile, bu rahatsızlığın ortaya çıkışında ve zaman zaman görülen alevlenmelerde çevresel ve ruhsal etmenlerin varlığı küçümsenmemektedir. Şizofrenin bütün dünyada herhangi bir erişkin topluluğunda yaygınlığı yaklaşık %1’dir. Anne veya babadan birisi hasta ise çocuklarda hastalık riski % 13; her ikisinde de hastalık varsa bu oran %35-40’a çıkmaktadır. Akrabalık uzaklaştıkça bu oranlarda düşme görülmektedir.
Yapılan ikiz çalışmalarında konkordans(eş hastalanma oranı) çift yumurta ikizlerinde ise % 10-15; tek yumurta ikizlerinde %35 -47’dir. Görüldüğü gibi bir risk etmeni olarak kalıtımın yeri kesinleşmiştir ancak genetik geçişin türü ve biçimi henüz tam olarak bilinmemektedir. Çok genli ve çok etkenli(polijenik ve multifaktöryel) bir geçiş olduğu tezi savunulmaktadır.
Hangi yaş aralığında daha çok görülmektedir?
Çoğunlukla 18-25 yaş aralığında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir. Nadir de olsa hastalık çocukluk çağında(13 yaş öncesi ) da başlayabilir. Görülme sıklığı erişkinde % 1 iken, çocukluk çağında on binde 1-5 gibidir. Paranoid tip şizofreni ise daha geç, 30-40 yaşlarında ortaya çıkabilir.
Hangi psikolojik hastalıklarla karıştırılır?
Genellikle belirgin fiziksel bulgu vermeyen organik beyin sendromları; Bazı beyin hastalıkları(epilepsi gibi); toksik etkenlere(Amfetamin, LSD, kokain, esrar gibi maddeler) bağlı ortaya çıkan psikozlar; dissosiyatif bozukluklar(histeri benzeri); paranoid bozukluklar; ağır duygulanım ve kişilik bozuklukları ile karışabilir.
Hastalığın belirtileri nelerdir?
Hastalığın başlangıçbelirtileri: Çeşitli obsesyonlar, metafizik-dinsel uğraşılar, korkular ile olabildiği gibi bazen bir depresyon ya da ileri derecede bir manik atak gibi başlayabilir.
Hastalığın ayırdedici(karakteristik) belirtileri: Düşünce ve algıda bozulmalar(varsanı ve sanrılar), konuşmada düzen bozukluğu(sapmalar ve sözcük salatası gibi), çok dağınık ya da katatonik davranış; duygulanımda küntleşme; konuşmanın ve istencin azalması gibi eksi(negatif )belirtiler. Hastada çalışmaya, sosyal etkinliklere, kişilerarası ilişkilerine, kişisel görünüm ve hijyene karşı ilgi azalması görülür.
Hastalığın tanısı nasıl konulur? Tedavisi nasıl yapılır?
Hastalığın karakteristik belirtilerinden iki ya da daha fazlasının kişide en az bir ay boyunca var olması gerekmektedir. Kişinin iş yaşamında ya da kişiler arası uyumunda önemli derecede dengesizlik veya bozulmalar olmalıdır. Hastalık belirtileri en az altı ay boyunca sürmelidir ve bu altı ayın en az bir ayında karakteristik tanı belirtileri var olmalıdır. Ortaya çıkan tabloda başka bir ruhsal veya organik beyin rahatsızlığı olmamalıdır. Bu belirtiler ilaç/madde kullanmaya bağlı olmamalıdır.
Tedavi İlk atak geçiren hastayı genellikle psikiyatri kliniğine yatırarak tetkikleri(beyin incelemeleri ve psikometrik testleri) yapmak önemlidir. Hastalığın tedavisinde Biyolojik tedaviler ve Psikososyal tedavilerin yeri vardır. Biyolojik tedavilerin başında ilaç tedavileri gelmektedir. İlaç kullanmayı reddeden hastalarda hastalık atakları daha sık görülmektedir; bu nedenle bu tür hastalarda üç-dört haftada bir kas içine yapılan depo iğne tedavilerinin yapılması önerilir. İlaç tedavilerine dirençli, çok ajite ya da intihar eğilimi olan hastalara elektroşok tedavisi yapılabilir. Günümüzde bu yöntem şizofrenide artık çok sık kullanılmamaktadır.
Şizofrenide psiko-sosyal tedaviler nelerdir?
Biyolojik tedavilerin yanı sıra psikososyal tedaviler şizofreni tedavisinin çok önemli bir parçasıdır. Çünkü ilaç tedavileri hastalığın sağaltımında eksik kalmaktadır. Ülkemizde son yıllarda giderek sayıları artan rehabilitasyon merkezleri, gündüz hastaneleri ve Şizofreni derneklerinde Psikososyal beceri grupları, psikoeğitim grupları, uğraşı terapileri(seramik, resim, el sanatları, dikiş, müzik ve bahçe çalışmaları), sosyal faaliyetler(eğlence saatleri, spor, sinema ve diğer toplu faaliyetler) ve bireysel danışmanlık(iş, eğitim ve barınma sorunları ve sosyal hakları hakkında) verilmektedir. Psiko-sosyal programa alınan hastalarda intihar oranları düşmüş, hastaların sosyal destek imkanları artmış , aileleriyle yaşadıkları çatışmalar azalmış ve hastane yatış sayısı azalmış ve yatış süreleri kısalmıştır.
İlaç tedavisine başlanırsa ne kadar süre ile ilaç kullanılması gerekir? İlaçların yan etkileri olur mu? Şizofreni hastalığı tedavi edildikten sonra tekrar eder mi?
Klinik deneyim ve gözlemler ağır hastaların ömürboyu; hafif ve orta dereceli hastaların ise yıllarca ilaç kullanmaları gerektiğini göstermektedir. İlaç alan hastaların bir yıl içinde tekrar hastalanma oranları %16-23 iken hiç ilaç tedavisi almayanlarda bu oran %50-72’e çıkmaktadır. Akut ataktan sonra idame tedavisi en az iki yıl olmalıdır. Birden fazla atak geçirenlerde ise ilaç tedavisi en az beş yıl sürmelidir. Tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri olmakla birlikte, son yıllarda daha az yan etkili ilaçlar üretilmektedir. Bu konuda halk arasında çok yalnış inançlar vardır ve bunlar şizofren hastalarını oldukça olumsuz etkilemektedir. Öncelikle kullanılan ilaçlar uyuşturucu değildir tedavi edicidir. Bu ilaçlar beynin yapısını bozmaz ve diğer organlara etkisi diğer ilaçlardan daha fazla değildir. Yan etkileri; eski kuşak ilaç tedavilerinde %30 oranında ‘parkinsonizn benzeri bir tablo’ ortaya çıkabilir. Bu belirtilerin görülmemesi için parkinsonizm önleyici ilaçlar tedaviye eklenir. Tedavinin başlangıcında daha çok görülen uyku hali daha sonra azalmaktadır.
Ağız kuruluğu, kabızlık, idrar tutukluğu, yerinde duramama hali, ani tansiyon düşmesi, kalp hızında artış, cinsel isteksizlik veya cinsel işlev bozuklukları, adet düzensizlikleri ve kilo alımı.
Şizofreni hastalarının günlük yaşantıları nasıl olmalıdır? İş veya okul yaşantılarında değişiklik yapmaları gerekli midir?
Hastalığın alevlenme dönemi tedavi edildikten sonra hasta er ya da geç topluma geri dönecektir. İlaç tedavileri düzenlenen bir şizofreni hastasına hastalığı tanıma, bilişsel rehabilitasyon, uğraşı ve mesleki eğitimler gibi bir takım psiko-sosyal destek programları uygulanır. Tedavilerin amacı hastanın kendisinin sorumluluk almasını sağlamak, onu yaşamdan izole olmasına engel olmaktır. Toplum içinde uyum sağlamayı öğrenemeyen, ‘dışarıda’ yaşamayı beceremeyen hasta tekrar hastaneye yatmaktadır. Ancak yalnızca hastanın ve alilenin bilinçlendirilmesi yeterli olmamaktadır.
Toplumda bu hasta grubuna karşı uygulanan ayrımcılığa karşı dayanışma mutlaka sağlanmalıdır. Hem devlet hem de özel sektör desteğiyle şizofreni hastalarının çalışabileceği iş olanakları yaratılmalıdır. Hastalara mesleki iyileştirme ve uğraşı terapileri uygulandığında hastalığın tekrarlama riskinin de azaldığı saptanmıştır. Hastaların bir çoğunun çalışmasına hastalık değil, çevresel sorunlar engel olmaktadır.
Şizofreni hastalarının yakınlarına neler tavsiye edersiniz?
Aile bireyleri şizofreni tedavisinde en önemli rolü üstlenir. Her ne kadar hastayı psikiyatrist tedavi etse de, bakımını hastane personeli yapsa da, hasta hayatının büyük bir kısmı ailesiyle geçer. Bu nedenle ailenin, çevrenin ve tüm toplumun eğitimi hastalığın tedavisinin çok önemli bir parçasıdır. Şizofreni tanısı konan hastanın ailesi mutlaka hastalık hakkında bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Şizofreni aileleri hastaya nasıl davranacakları ve hastanın güvenini nasıl kazanacakları konusunda eğitilmelidir. 1990’lı yıllarda sivil toplum kuruluşlarının artması ile şizofreni hasta ve yakınlarının katılımıyla dernekler kurulmuştur. Bu derneklerde hasta ve ailelere hastalık hakkında eğitimlerin verildiği programlar uygulanmıştır. Yatağını toplamak, alışveriş yapmak gibi gündelik hayatın parçası olan etkinliklerin becerilerini geliştirmek amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu ortamlar hasta yakınlarının da dışarı açıldıkları, bir araya gelip sorunlarını paylaştıkları bir yer olmuştur. Derneğin girişimleriyle hasta, hasta yakınları ve diğer sağlık profesyonellerini bir araya getiren sempozyumlar, kongreler düzenlenmektedir. Ayrıca damgalanma ile mücadele kampanyaları ve şizofreni yürüyüşleri yapılmaktadır.
Ailenin tıbbi tedavi konusunda yapmaları gereken hastanın ilaçlarını takip ve temin etmektir, onlar hastanın tıbbi tedavisinden sorumlu kişiler değildir. Hastalığın gidişinde ve tedavisinde aile içi duygusal ortamın çok önemli olduğu görülmüştür.
Şizofreni hastalarının şiddet eğilimleri var mıdır?
Toplumda şizofreni hastalarının her an suç işleme potansiyeline sahip oldukları gibi yalnış bir inanç vardır. Bu yalnış inancın oluşmasında basında çıkan yalnış haberlerin payı büyüktür. Şizofreni tanısı almış bazı hastalar şiddet eğilimi gösterebilir ancak şiddet, şizofreni hastalığının temel belirtilerinden biri değildir. Normal bireylerle karşılaştırıldığında şizofrenlerin kavgaya karışmak, silah kullanmak ve birine vurmak gibi şiddet davranışlarının 2.4 kat fazla olduğu tesbit edilmiştir. Şizofrenide şiddetin nedenleri: Alevlenme dönemlerinde görülen halüsinasyon ve hezeyanlar, şizofreni hastalığı ile birlikte madde kötüye kullanımı, nöropsikolojik anormallikler ve beyin hasarı, antisosyal kişilik gibi şiddete yönelik bir kişilik bozukluğunun olması ve kültürel faktörlerdir.
Akut alevlenme döneminde ortaya çıkan düşmanlık - zarar görme düşünceleri ile kendisine emir veren işitsel halüsinasyonlar(varsanılar) şizofrenide şiddetin en önemli sebepleridir. İntihar riski şizofreni tanısı almış kişilerde genel nüfusla kıyaslandığında 13 kat artmıştır. Şizofreniye bağlı tek ölüm sebebi belki de intihardır.
Seks Yapmak İçin 10 İyi Neden
Fazla kalorileri yakıyor, cildi güzelleştiriyor, koku ve tat alma duyularını geliştiriyor, kalbe-damarlara iyi geliyor, bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor... Bu haberi okuduktan sonra eminiz bir daha 'başım ağrıyor' mazeretine başvurmayacaksınız!
Formsante Dergisi
1 Seksin kalbiniz ve damarlarınız için en iyi egzersizlerden biri olduğunu biliyor muydunuz? Belfast Queens Üniversitesi'nde 1000 erkek üzerinde yapılan araştırmaya göre seks kalp-damar sağlığını güçlendiriyor. Araştırma, haftada 3 kere ya da daha fazla seks yapan erkeklerin kalp krizi geçirme oranlarının yarı yarıya düştüğünü ortaya koymuş.
2. Seks, kalori yakmanın da en eğlenceli yolu herhalde... 30 dakikalık bir yatak odası aktivitesi sonunda yaklaşık 200 kalori yakıyorsunuz.
3. Sabahları işe sürünerek, asık bir suratla gitmeye son! Seks, beynimizin nörotransmiter (sinir iletici) üretimine yardımcı oluyor, bu da bizim ruh halimizin daha iyi olmasını sağlıyor.
Seks ayrıca sinirleri yatıştırmanın da en
iyi yolu...
4. Seks, uykusuzluk çekenlerin derdine de deva oluyor. Erotik bir masaj sonrasında çarşaflar üzerinde yapacağınız dans, deliksiz bir uykuyu garantiliyor. Neden mi? Orgazm sonrasında endorfin serbest kalıyor, bu da beyinde morfin etkisi yaratıyor, vücut gevşeyip rahatlıyor; siz de çok faydalı, dinlendirici bir uykuya dalıyorsunuz.
5 Doyuma ulaştığınız gecenin sabahında çiçekleri koklayın. Patrick Süskind'in "Koku" adlı romanının kahramanı Grenouille kadar olmasa da kokuları daha iyi algıladığınızı göreceksiniz. Çünkü, orgazm sonrası salgılanan prolaktin hormonu beynin koku alma merkezini uyarıyor ve düzenli yapıldığında koku alma duyusunu geliştiriyor.
6 Soğuk algınlığına karşı portakal-mandalina yemenin yanında yapabileceğiniz diğer bir aktivite de bol bol sevişmek. Yapılan araştırmalara göre haftada bir ya da iki kere seks yapmak bağışıklık sistemini yüzde 30 oranında güçlendiriyor.
7. Seks pelvis bölgesindeki kasları güçlendirerek, mesane, rahim ve bağırsaklara destek oluyor. Bu da daha iyi bir "idrar kontrolü" anlamına geliyor.
8. Yine aynı araştırmaya göre, düzenli seks erkeğinizin inme riskini de düşürüyor.
9. "Yok hiç havamda değilim, başım ağrıyor" yerine "Evet hayatım, bu gece yapalım çünkü başım fena ağrıyor" demelisiniz! Çünkü seks aynı zamanda harika bir ağrı kesici. Nasıl mı? Orgazm öncesinde vücudunuz tam 5 kat daha fazla oksitoksin salgılıyor. Oksitosin de endorfin hormonunu harekete geçirerek migrenden arterit ağrılarına kadar bir çok şikayeti hafifletiyor.
10. Ağrıdan bahsetmişken, düzenli seksin adet dönemlerindeki ağrıları azalttığını da listemize eklemekte fayda var.
Rahat Bir Gebelik İçin
Gebelik süresi boyunca vücutta çeşitli değişiklikler olması nedeniyle anne adayları zaman zaman sorunlarla karşılaşabiliyor. Gebeliğin çeşitli dönemlerinde dikkat edilmesi gerekenler ise farklılık gösteriyor.
9 aylık gebelik süresince vücudun gebeliğe adaptasyonu ile birlikte aydan aya değişen sıkıntılar ve beraberinde güzellikler yaşanıyor. V.K.V. Amerikan Hastanesi’nden Dr. Kayhan Yakın gebeliği üç döneme ayırarak dikkat edilmesi gerekenleri şöyle anlatıyor:
İlk 3 Ay
Gebeliğin başlangıcına, embriyonun rahim duvarına tutunmasından itibaren salgıladığı beta-hCG hormonu ve vücutta yarattığı etkiler damgasını vurmaktadır. Bu hormonun etkisi ile önce halsizlik, yorgunluk, çabuk yorulma, uykuya meyil, göğüslerde hassasiyet, hafif bulantı ve karında şişkinlik hissi gibi genel değişiklikler ortaya çıkar. Gıdalarla tüm vitaminlerin yeterince alınabilirken, folik asit ihtiyacı tam olarak karşılanamamaktadır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken nokta, folik asit vitamininin eksik edilmemesidir. Aslında folik asit takviyesine gebelikten yaklaşık 3 ay önce başlayarak bebekte gözlenebilecek sinir sistemi anomalilerin önüne geçilebilmektedir. Eğer erken başlanmadı ise folik asit desteği için en ideal olanı içerisinde 800 – 1000 mg folik asit barındıran bir multivitamin kullanmaktır.
Gıdalar seçilirken süt ürünlerine mutlaka ağırlık verilmeli, hergün mutlaka süt, yoğurt ya da peynir tüketilmeli ve pastorize olmasına dikkat edilmelidir. Çiğ et barındıran gıdalar tüketilmemeli, hijyenik açıdan riskli gıdalardan uzak durulmalıdır. Gebeliğin tüm dönemleri için geçerli uyarı, gebelikte sıvı ihtiyacının fazla olmasından dolayı bol sıvı alımının ihmal edilmemesidir. Su ve doğal meyve suları gibi sıvıların bol tüketimi oldukça faydalıdır.
Gebeliğin erken döneminde, özellikle 6-12. haftalar arasında sabahları bulantı ve kusma yaşanabilir. Kahve, yağlı ve aşırı baharatlı yiyecekler, sigara kokusu, parfüm gibi bazı kokular bu şikayetleri artırır. Çoğul gebeliklerde daha da sıkça görülen bu şikayetler bazen gebeliğin ilk habercisi olabilir. Üç gün süre ile hergün üç kezden fazla kusma ya da sürekli kusma olması yeterli besin almanızı engelleyerek kilo kaybına ve bebeğin de beslenmesinin bozulmasına neden olur. Böyle bir durumda hastanede kısa süreli bir misafirlik ile serum, mineral ve vitamin desteği gerekebilir.
Gebelik süresince damarların genişlemesine bağlı olarak kan basıncının da düşmesiyle yorgunluk, baş ağrısı, bulantı ve hatta bayılmalar olabilir. Kalp atışlarındaki hızlanma, daha fazla kanın daha hızlı şekilde damarlarda dolaşmasına neden olur; böylece bebeğin oksijen ihtiyacı karşılanır ve vücut ısısı da artar. Bazen yaşanan burun tıkanıklığı veya burun kanaması ile dişleri fırçalanırken diş etlerinde kanama olması da bu nedenledir. Bu dönemde hipotansiyon yönünden dikkatli olmak gerekir. Oturulan yerden veya yataktan hızlıca kalkmak ve gün içerisindeki çok yoğun aktivite, efor hipotansiyonu şiddetlendirebilir, başdönmesi ile bayılma görülebilir. Bu açıdan hareketleri biraz yavaşlatmak, gebelik öncesi hızlı hareket alışkanlıklarını sınırlandırmak ve başdönmesi hissedildiğinde en kısa sürede istirahat oldukça önemlidir.
Düşük riski özellikle ilk 10 hafta içerisinde daha yüksektir. Bu dönemde gözlenecek bir kanama halinde, hemen istirahata geçerek doktorunuza haber vermeniz gerekir. Kahverengi leke tarzı kanamalar sık görülür. Asıl korktuğumuz açık kırmızı renkli kanamadır. Doktor kontrolünü takiben mutlak istirahat gerektirir.
İlk 3 ay içerisinde bebeğin tüm organlarının gelişmesinden dolayı özellikle bu dönemde kullanılan tüm ilaçların, doktorun kontrolünde olması gerekir. Gerekmedikçe çok sayıda vitamin kullanımından, gereksiz antibiotik veya ağrı kesici kullanımından kaçınılmalıdır. Düşük riski halinde bazı gebelerde faydalı olabileceği düşünülerek kullanılan progesteron içeren hap ve iğnelerin de tüm gebeliklerde “aman düşük olmasın” zihniyetiyle kullanımından kaçınılmalıdır.
Bu dönemin son haftasında (12-13. haftalar) bebeğin ilk anomali taraması yapılacaktır. Ultrasonografide bebeğin ense bölgesinin, burun kemiğinin ve genel ölçümlerinin değerlendirilmesi ile kanda yapılacak bazı hormon ölçümleri sayesinde bebeğin anomali taşıma riski belirlenir. Doktorunuza önemli ipuçları vermesi açısından bu inceleme kesinlikle atlanmamalıdır.
İkinci 3 Ay
Bu dönem gebeliğin keyfine daha iyi bir şekilde varılabildiği dönemdir. Vücudun gebeliğe adaptasyonu ile birlikte rahatsızlıklar hafifler, bebeğin haraketlerinin hissedilmesi ile birlikte anne ile bebek arasındaki duygusal bağ çok farklı bir boyut kazanır. Bu dönemde iştahta artış olur ve kilo alımı hızlanır. Karbonhidrat açısından zengin olan gıdalar, (ekmek, makarna, hamur işi tatlılar) kilo artışını hızlandırır. Kilo artışını kontrolde tutmak için diyette gerekli bazı düzenlemeler yapmak gerekir. Ancak her gün yarım saatlik hafif tempoda bir yürüyüş veya yüzme, kilo kontrolünü sağladığı gibi kasların da gücünü yitirmemesine yardımcı olur.
Bu dönemde ayak ve bacaklarda sıkça görülen kramplara magnezyum ve kalsiyum takviyesi yapılması şikayetleri azaltır. Gebelik süresince progesteron hormonu, mide ve barsaklardaki düz kaslarda gevşeme, barsak hareketlerinde azalma ve kabızlığa, mide asidinin yemek borusuna kaçması ise yemek borusunda yanmaya neden olur. Yemeklerin uzun süre sindirim sisteminde kalması, daha çok besin maddesinin emilimini sağlayarak bebeğin daha iyi beslenmesini sağlar. Gebeliğin özellikle son dönemlerinde görülen kabızlık sonrası aşırı ıkınmanın, hemoroid oluşmasında rolü vardır. Bu dönemde büyüyen bebeğin ve vücudun hayati organlarının ihtiyacını sağlamak için, annenin kalp atım hızında artış olur ve pompalanan kan artar. Eğer daha önceden kalp hastalığınız varsa gebelik kalbinize ekstra yük olacaktır.
Kanlanmanın artışına bağlı olarak vajinal akıntıda da artış olur. Akıntının kokulu olması ve kaşıntı ile birlikte görülmesi, ilişki sırasında yanma yaşanması, tedavi gerektiren bir enfeksiyon olduğunu düşündürür. Tedavi edilmeyen vajinal enfeksiyonlar düşük ve erken doğuma neden olabilir. 16-18. haftalarda bebeğin anomali testi tekrarlanmaktadır (üçlü test). Daha önce yapılan ikili test (12.-13. haftalarda) veya bu dönemde yapılan üçlü testte anomali riskinde bir artış saptandı ise amniosentez ile bebeğin genetik yapısının değerlendirilmesi gerekir.
26. haftada ise gebeliğe bağlı diabet araştırılması yapılmaktadır. Bu amaçla 50 gram şeker içilmesini takiben, bir saat sonra kan şekeri ölçülür. Eğer yüksek düzeyler saptanırsa daha detaylı tetkiklere geçilir. Gebeliğe bağlı diabet genellikle diyet ile kontrol altına alınabilir.
Son 3 Ay
Gebeliğin bu döneminde alınan kilolar, taşınan bebeğin ağırlığı ve duruş pozisyonundaki değişiklikler sırt ağrılarına neden olabilir. Bazı gebelerde gebelik hormonlarının etkisiyle kalça kemiklerinin birleşim yerlerinde gevşeme olur, kalçalarda ve öndeki çatı kemiğinin üzerinde ağrı ve sancı hissedilebilir. Son üç ayda ani ve ağır hareketlerden kaçınmak gerekir. Bazı gebeler yürürken zorluk çekerler. Gebeliğin bu döneminde rahimin ve bebeğin büyümesi kaburgalara baskı yaparak ağrıya neden olabilir.
Gebeliğin son dönemlerinde bacaklarda ve ayak bileklerinde şişlik sık görülür. Yüz, el ve el bileklerinde şişme olması, pre-eklampsiye gidişin habercisi olabilir. Gebeliğin bu döneminde bazı gebelerde kan basıncı yükselir ve pre-eklampsi olarak adlandırılan riskli bir tablo ortaya çıkabilir. Bu nedenle son 3 ay kan basıncı ölçümlerine özen göstermek, atlamamak gerekir.
Gebelik devam ederken rahim kasları, doğuma hazırlık için yaklaşık 20 -30 saniye süren Braxton Hicks kasılmaları adı verilen geçici kasılmalar gösterir. Bu kasılmalar, hafif adet sancısı veya karında hafif gerginlik şeklinde hissedilir. Gebeliğin bu dönemlerinde, bebeğin başının doğum kanalına yerleşmesiyle idrar torbasına baskı olur ve sık sık idrara çıkma ihtiyacı duyulur. Gebeliğin son dönemlerinde öksürme ve gülme sonucu, idrar kaçırma şikayeti ortaya çıkar. Her ne kadar sık idrara çıkma ihtiyacı zahmetli bir hal alsa da bol sıvı tüketiminden vazgeçilmemelidir. Meyve ve sebzelerin yine bol tüketimi hem kilo kontrolünde hem de kabızlık şikayetinin hafifletilmesinde yardımcı olacaktır.
Bebeğin büyümesi ile birlikte rahim ve karın büyür. Yatış pozisyonunda zorluk ortaya çıkar. Sırt üstü yatmak annede rahatsızlık yarattığı gibi, bebeğe giden kan akımında da azalmaya neden olur. Sırt üstü yatmaktan kaçınmalı, mümkün olduğunca tercihen sol yan pozisyonunda yatmak gerekir.
Doğum işaretleri konusunda da bilgili olmak gerekir. 37 haftanın altında bu işaretlerin görülmesi erken doğum habercisi olacaktır. Karında düzenli aralıklarla sertleşme, kasılmalar, vajende bir bardak suyun boşalması gibi bir his, kanlı bir akıntı, erken veya vakitli bir doğumun başladığını gösterir ve hemen doktorunuza haber vermenizi gerektirir
Seksi Görünmek İçin
|
Dudaklar için...
İki seçeneğiniz var, ya kırmızı renkte ruj ya da dudağın doğal rengi. İlk durumda kırmızının teninizle uyumlu bir tonunu yakalamanız gerekiyor. Rujun düzgün
ve kalıcı olması için ruju fırçayla sürebilirsiniz. Ruju sürdükten sonra bir kat da parlatıcı kullanın. Dudaklarınızın doğal renginde kalmasını istiyorsanız sadece parlatıcı sürün.
Göğüsler için
İçinde pırıltılar bulunan bir kremi dekoltebölgenize sürün! Teniniz beyazsa pembe tonlarında ışıltılar taşıyan kremi tercih edin.
Yanık tenliyseniz, tercihinizi altın rengi ışıltılar taşıyan bir kremden yana kullanın. Büyük bir fırça ile iki göğsünüzün arasına bronz toz pudra sürmeniz de göğüslerinizin daha yuvarlak görünmesini sağlar.
Saçlar için
Saç renginizin birkaç ton açığından gölgeler yaptırarak her zaman "ışıltılı" görünebilirsiniz. Bir başka öneri de saçınıza parfüm sürmeniz. Ensede bol toplanmış topuzun her zaman seksi göründüğünü de hatırlatalım. Uzun saçlıysanız saçınızı gün için de fırçalamayı ihmal etmeyin.
|
Ayaklar için Bacaklarınız bronz pırıltıları olan kremlerden sürebilirsiniz. Topuklarınızın pembe görünmesini de sağlamalısınız. Ve tabii ayakkabı seçimi. Topuklu, sivri ayakkabıların seksi olduğu kesin. Ancak rahatsız ayakkabılar duruşunuzu bozup nasırlara sebep olabileceğinden ayakkabı seçiminde rahatlığı ve kaliteyi ön planda tutun. Boyun için Ensenizi açıkta bırakacak bir saç modeli boynunuzu gözler önüne serecektir. Birkaç damla parfüm, boyuna sürülen ten renginde pudra, hafif sarkıntılı küpeler dikkati boyuna çekmek için yeterli. Boynu tümüyle açıkta bırakmak ya da ince bir kolye takmak da size kalmış bir seçim. Eller için Tırnaklarınızın hepsi ayni uzunlukta olmalı. Tırnaklarınız farklı boylarda ise tercihinizi doğal renklerden yana kullanın. Kısa kesilmiş ve parlatıcı ile doğal bir görünüm almış tırnaklar da seksi olabilirler. Enteresan, ama çok dikkat çekici olmayan bir yüzük de farklı bir stil |
Anla
Sen sen diye yazdıklarım sen değilsin
Yanlış anlama…
Ağlamalarım sana değil
Sen üstüne alınma…
Ben seni yazmakla
Seni yazıyor değilim
Senmişsin gibi algılama…
Sen demelerim lafın gelişi
Sen sen olmaktan çıktın çoktan
Ben’im bu aşk artık anla…
Günün Sözü
"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır."
Mustafa Kemal Atatürk
Zafer Bayramınız Kutlu Olsun



