26 Haziran 2008
06:11 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
hikayeler Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."
Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.
Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.
"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
26 Haziran 2008
06:03 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
hikayeler Köyün birinde arıcılıkla uğraşan bir ailenin beş altı yaşlarındaki çocuğu yemeden içmeden kesilivermiş. Su ve bal dışında bir şeyin yüzüne bakmıyormuş. Ne ekmek, ne süt, ne şeker kesinlikle yemiyormuş. Ailenin, akrabaların, arkadaşların, tüm köy halkının çabaları işe yaramamış. Ufaklık balı parmaklıyor, başka hiçbir şeyi ağzına koymuyormuş. Gitikçe zayıflayan çocuğu doktor doktor, hoca hoca gezdirmişler. Büyülere, telkinlere götürmüşler. Para etmemiş. Çocuğun gözü baldan başka bir şey görmüyormuş. Tabii ağzı ve midesi de öyle...
Sonra bir gün bilen kişiler bir erenden övgüyle bahsetmişler. Her gün bir kapıya giden aile, iskelete dönen çocuğu alıp eren kişinin kapısına varmış. Yaşlı adam onları uzun uzun dinledikten sonra bir iç geçirmiş ve demiş ki:
- "Bilmiyorum, belki elimden bir şey gelir ama bana on gün müsaade etmeniz gerekir. Yine de size söz veremem. On gün sonra ne olur bilemem. Belki bir yardımım dokunur."
Ailenin tüm ısrarlarına rağmen yaşlı adam on gün sonra görüşmek üzere onları yolcu etmiş.
On gün boyunca çocuğu kapı kapı gezdiren, ufaklığın hiçbir telkin tınmayan sabit bakışlarını ve iyice güçsüzleşen bedenini umutsuzca izleyen aile, on gün sonra yaşlı adamın karşısına çıkmışlar. Yaşlı adam sabırsızlıkla kendisine bakan anneyle babanın elinden çocuğu tutup yanına çekmiş, ona şöyle bir bakmış:
- "Baldan başka şeyler de yeniyor, daha iyi oluyor..." demiş ve bir parça ekmek uzatmış. Çocuk da başını sallayıp ekmeği kemirmeye başlamış.
O günden sonra her şeyi yemeğe başlayan çocuğun ailesi bayram etmiş tabii. Ama babası bir yandan da büyük bir meraka düşmüş. "Bu dervişin söyledilerini bin kere başkaları da söyledi. Daha güzel, daha etkileyici laflar edenler de oldu. Ama çocuk niye bu adamı dinledi? İhtiyardaki keramet nedir? Dur hele... Belki işime yarar... İşin sırrını öğrenirsem herkese istediğim her şeyi yaptırırım" deyip yaşlı adamın peşine düşmüş. Onu görür görmez dolambaçlı yollardan sorusunu sormuş.
Derviş bu karmaşık laflar içindeki soruyu farkedince gülümsemiş. "Basit" demiş. "Ben de bal düşkünüyüm. Kulübenin arkasında iki kovan var. Bazı günler sadece bal yiyorum. Başka şey yemek hiç canım istemiyor. Zorunluluktan yiyorum. Siz çocuğu getirdiğinizde ağzımdan çıkan sözün sahibi olmak için on gün müsaade istedim ve on gün ağzıma bal koymadım. Zor oldu ama başardım. Gördüm ki baldan başka şeyler de yenirmiş. Bunu söyledim. Çocuk benim kendi söylediklerime yürekten inandığımı hissetti. Bu nedenle inandı" demiş ve keramet avcısı babanın gözlerine bakıp sözlerini şöyle bitirmiş:
"Yürekten akan sözler yüreğe akar. Ağızdan çıkan sözler ise bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar..."
26 Haziran 2008
06:00 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
hikayeler Arjantin' li ünlü golf ustası Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı
kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip
oradan
ayrılmak üzere hazırlanmıştı. Bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki
arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı. Kadın, başarısını
kutladıktan
sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı. Zavallı
kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı. Kadının anlattığı
öykü De
Vincenzo'yu çok etkilemişti, hemen cebinden bir çek defterine ve kalem
çıkarttı, turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı. Çeki
kadının
eline sıkıştırırken de ona:
- 'Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın...' dedi.
Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, Profesyonel Golf Derneği'nin
bir
görevlisi yanına geldi.
- 'Otoparktaki görevli çocuklar bana geçen hafta turnuvayı kazandıktan
sonra
yanınıza bir kadının geldiğini ve onunla konuştuğunu söylediler' dedi.
De Vincenzo başını salladı. 'Evet' dedi
Görevli:
- 'Size bir haberim var o zaman. O kadın bir sahtekardır. Üstelik hasta
bir
çocuğu da yok! '
- 'Sizi fena halde kandırmış efendim! ' dedi alaycı bir tavırla.
De Vincenzo;
- 'Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu? ' dedi.
- 'Hayır, yok' dedi görevli.
- 'İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber! ' dedi De Vincenzo.
'AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ ADAMDAN BİRİ
SOKAKTAKİ ÇAMURU, DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR.
26 Haziran 2008
05:58 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
hikayeler Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama “Bakın, salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum” dedi.
Adam gülümseyerek “Güzel bir oğlunuz var” dedi. “Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocukda benim oğlum”
Sonra saatine baktı ve “Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı” diye seslendi oğluna.
Çocuk salıncakta yükselirken “Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha” diye karşılık verdi babasına.
Adam başını “peki” anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.
Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna “Todd, artık gidelim mi, ne dersin?”
Çocuk yine gitmeye isteksiz “Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha” diye bağırdı babasına.
Adam” Tamam” deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.
Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla “Ne kadar sabırlı bir babasınız” dedi .
Adam gülümsedi kadına. “Sabır değil yaptığım bayan” dedi. “Büyük oğlum Tommy’yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy’e hiç yeterince zaman ayırmamıstım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi yapardım. Todd’la ayni hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..
O her “Beş dakika daha baba” dediği zaman , oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim”
25 Haziran 2008
09:53 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
deneme
Bıkmadan perçinliyorum gökyüzüne umutlarımı… Her sabah aynı kıyıda, her gece buz gibi yatağımda arıyorum gülüşlerini. “Bir mucize!” Diyorum… Ellerim havada başım secde de seni dileniyorum beş vakit! Bıraktım gençliğimi, gelecek güzel günleri… Yalnızlığa alışırken her geçen günde kendimden bir parça bırakıyorum rüzgârlara! Bilirim… Yüzünü okşayan o ılık rüzgârlar hatırlatır beni. Gecenin karanlığına sakla hıçkırıklarını!
Hiçbir şey değişmedi bende… Düşünüyorum da meğer biz yokluğu paylaşmışız en zor günlerde… Bir Nisan yağmuruyla küçücük dünyama girdiğin de mi yalandı? Hadi söyle… Başını yastığına her koyuşunda ben olmadım mı burada!
Yıllanmaya yüz tutmuş anılar… Şarap misali yıllandıkça tadı daha bir güzelleşiyor. Şimdilerde yokluğunun onuncu yıl nöbetlerinde gözyaşlarım… Yemin etmişçesine inadına sevmekte gönlüm! Kurduğum senli düşlerimi yaşıyorum. Hani zaman diyorduk ya hep, o geçen zamanlar seni bana getirmedi… İçimdeki aşkınla her sabah penceremde duyduğum martı sesinde feryadın!
Her şey aynı belki yokluğun, hasretin… Her şey öyle taze ki! Söylesene hâlâ bekliyor musun her sabah kapını çalmamı? Küçücük evimiz her bir köşesinde attığımız kahkahaları hatırlıyor musun? Takılıp kalmışım on yıl öncesi mutluluğumuza…
Sahi ne diyordum? Hay Allah! Gene küçük evimiz geldi aklıma… Şimdi bir kızım var kucağımda sürekli ağlamaklı. Aslında iyi de oluyor ansızın ağlamaları. Evimdeki yabancı kızımla birlikte ağlamama anlam veremese de çoğu zaman, hâlâ sana ağladığımı da hissetmiyor…
Fırsat buldukça yazıyorum böyle… Hiç bir anımızı atlamadan nakşediyorum kâğıtlara ve her sayfanın sonunu gözyaşlarımla getiriyorum. Öyle anlatıyorum ki içimdeki seni, yaşadığım mutluluğu ve sensiz geçirdiğim her bir anın ızdırabını… Kızımın ilk gülüşlerini de anlatıyorum…
Bunları niye mi yazıyorum hâlâ? Sadece üç ay daha koklayabileceğim yavrumu... O gün gelip de ben gökyüzünden seyrederken kuzumu, büyüyüp bunları okuduğunda seni arayıp bulsun diye! Kimse bilmiyor, hatta sen bile... Kızımız benim bile hala ismine alışamadığım birine ‘Baba’ diyor. Baba sözcüğünün manevi anlamından habersiz…
Bir gün beklediğin kapı sesinde ben olmasam da sana dünyadan bir melek bizden bir parça gelecek… Kızımıza iyi bak!
25 Haziran 2008
09:33 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
deneme Sen hep vardın da şimdi çekip gitmelerin neye dair bir onu çözemedim? Hep var olacak bir huzurdan söz ediyordun da huzuru bozmanın anlamı neydi? Arkandan ağlatmakmıydı niyetin al ağladım işte. Ömür demiştin, can demiştin, nefes demiştin ama kan dememiştin, acı dememiştin, boyun bükmek dememiştin.başımı iki elimin arasını alıpda uzaklara baktırmaksa o da oldu. Artık sana neye dair diye sormuyorum; çünkü neye dair olduklarını sen de bilmiyorsun.
25 Haziran 2008
09:30 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
deneme
Her yıl sevgimin vergisini ödüyorum, seni kaybettiğim günden beri.
Sevgisizlik bir bedel mi?
Yada sensiz kalmak.
Bomboş bir bakışın ucunda asılı kalmak gözyaşı misali.
Koyuversem kendimi yuvarlanıp düşmek işten değil.
Düşeceğim sonsuzluk gözümü korkutmuyor.
Beni asıl korkutan düşeceğim o uçurumun sen olmaması.
Sen olsaydın eğer beni tutar mıydın?
Rüzgara doğru üfleyip bir damla yaştır diye, bırakır mıydın en olmazında uçurumlara?
Yada bir mendile bir damla yaşı layık görür müydün?
Saklar mıydın o mendille her daim göğsünde beni?
Say ki ben ıssız bir türküyüm dudaklarının ucunda. Gelecek ödünç günlere fısıldar mıydın beni?
Yada bir dokunuşunda dağılıverecek bir kelebek kanadı. Bu kelebek kanadını hiç uçmamasına örseler miydin?
Seçim senin sevdiceğim.
Ya tut düşlerimden düşmeyeyim, Ya örsele dağıt kanadımı uçmayayım.
SEVGİNİN VERGİSİNİN SENSİZLİK OLDUĞUNU NEDEN SÖYLEMEDİN BANA.KIYAMETE KADAR BORÇLUYUM ŞİMDİ.
25 Haziran 2008
08:48 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
deneme
Ülkemin kanı ve yüreği
Her pınarından sevda akar aşk kokar,
İliklerime kadar içerim doyamam sevginle,
Bu şehrin sevdasına büyüsüne sultanlar aşık,
Ey İstanbul hangi tat senin kadar tatlı ki?
Büyülü şehir sana aşık olmayan kainat var mı?
Sende sevda aramayan var mı?
Ey gizemli şehir?
Tarihler boyu konu olmuşsun imrenerek ismin yazıldı İstanbul İstanbul...
Havan suyun tepelerin boğazın limanların,
Arnavut kaldırımlı dar sokakların,
Ya Beyoğlu
Bağrındaki Çiçek Pasajın
Çamlıca`nın üç gülleri,
Ayasofya`dan bakan kartalları,
Sultanahmet`ten duyulan ezan sesi,
Sarıyer`in Telli Baba Türbesi,
Rumeli`nin kaleleri,
Kavaktaki balıklar bekler seni beni,
Niceleri Boğaz Köprüsü için inci gerdanlık,
Ne şahta ne şahbanu da var bu güzellik ne dersin sen sevgili İstanbul?
Eyüp`teki Pier Loti,
Kahvedeki nargile sesi,
Ne gizemlidir ki şaire kalemi bıraktırmadı ki?
Altın boynuzun gizemi seyre dalıp ta sevdiğini düşlemedi mi?
Sevgili sevda şehri seni krallar sultanlar kıskanmadı mı?
Ya sarayların medreseleri,
Sen ki dünyanın açık hava müzesi,
Sen İstanbul sen!
Dünyayı aldın içine dünü dünden öncesini ve bu günü kutlanmadı mı?
Müjdelenmedin mi?
Seni fetheden komutan kutsal sayılmadı mı?
Daha ne o zaman şu benim zavallı kalemim neyi anlatmaya çalışıyor ki?
İşte bu her şeyi açıklamadı mı?
Sevdamın şehri sevgili İstanbul!
25 Haziran 2008
08:43 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
hikayeler Hafifçe yağmakta yağmur...
Gece... Bulutlu, karanlık. Rüzgar buz gibi. Şehrin sokakları ıssız. Evlerin pencerelerinden sıcacık, sarı renkli, beyaz renkli, kırmızı, mavi, pembe renkli ışıklar yansımakta.
Ve evlerin sıcacık ışıkları...
Bu karanlık, soğuk gecede. Yüzüne vurmakta adamın. Talihsizliğini. İçindeki buz gibi kışı. Karanlığı, geceyi. İçinden çıkamadığı ıssızlığını... Ve en çokta yalnızlığını... Işıklar haykırıyor. Tepelere, dağın yamaçlarına kadar şehir, ışık ışık... Nokta nokta göz kırpıyor şehir. Nispet yapar, dalga geçer gibi.
Yalnızlık, diye düşündü adam.
Yalnızlığım... Geceleri sokaklara vurdu beni. Çıkmazsam patlarım evin içinde. Buz gibi evin içi. Kombi yetmiyor ısıtmaya, kalorifer yetmiyor. Bomboş evin içi... Mobilyalar doldurmuyor boşluğunu. Rengarenk eşyalar yetersiz kalıyor. Paranın anlamı yok. Parayla eşyalar alınıyor. Büyük ekran, son teknoloji televizyon. Bilgisayar, internet... Müzik sistemleri. Bütün ünlü yazarların son çıkan romanları.
Ve yiyecekler...
Mutfağım, buzdolabım, en kaliteli şaraplarla dolu. Meyvelerin en güzelini alıp yiyorum. Etin, sucuğun, salamın en kalitelisini. Ama yine de açım. Aççç!!! Lanet olası bir açım işte. Gebermek üzereyim açlıktan. Hiçbir şey doyurmuyor beni. Tatmin etmiyor. Eşyalar doldurmuyor evimi. Lambalarımın ışığı şu evlerden yansıyan ışıklar gibi sıcak değil. Ve her şeye rağmen...
Evim bomboşşş!!! Karanlık, soğuk ve... Fakir!!!
Yağmur hızlandı. Adam şemsiyesini açtı. Ana caddeden ayrılarak, arka sokaklardan birine girdi. Su birikintileriyle dolu, uzun karanlık bir sokaktı. Sokağın ortasına kadar yürüyüp durdu. Eski bir apartmanın, artık kullanılmayan, çöplüğe dönmüş haldeki merdivenlerine oturdu. Burası yağmurdan korunabileceği bir yerdi. Şemsiyesini kapatıp yanı başına koydu. Zifiri karanlıktı oturduğu merdiven. Bir sigara yaktı. Karşıdaki sokak lambasının ışığında, yeryüzüne inen yağmur tanelerini seyretti...
Kimbilir, diye düşündü.
Yıllar boyunca kaç defa oturdum bu merdivenlere. Ve kaç defa seyrettim aynı lambanın ışığında yağan yağmuru. Zaten ben, buraya hep yağmurlu gecelerde geldim. Öyle olması gerekiyordu çünkü. Belki de yağmur, akan göz yaşlarımı gizlediği içindi... Ama yağmuru çok sevmemi açıklayacak bir söz yok tabi ki. Ve buraya gelmeyi. Yağmurun yağmasına bağlamamı...
Çok ama çok istememi... Yağmurun yağmasını.
Buraya gelmeyi. Şu merdivenlere oturmayı. Ve senin oturduğun, yaşadığın evin ışıklarına, bu karanlık merdivenlerden, kimseye farkettirmeden bakmayı... Senin. Kocanla, çocuklarınla yaşadığın eve bakarken ağlamayı. Ağlamayı. Ağlamayı. Ağlamayı...
Yağmur hızlandı. Lambanın yansıyan ışığında su birikintilerine düşen damlalar göründü. Evlerin eski su borularından taştı yağmur. Yağmur. Adamın gözlerinden taştı. Yanaklarından aşağıya süzüldü. Ağlayan sesi, suların sesine karıştı...
Yağmurun yağması, dedi.
Ve gecelerin karanlığı getirdi beni sana... Karanlık bir gecede kaybetmiştim seni. Yağmurlu, soğuk bir gecede. Ve o gece hiç bitmedi benim için. Ben o gecede yaşıyorum. Ve senin sıcak evinin ışıklarına bakıyorum.
Çünkü canım!!!
Benim evim boş. Soğuk. Karanlık. Ne zenginim ne de mutlu. Sadece sensizim. Karanlık gecelerin sağanağından kurtulamadım. Hiçbir şey ısıtmadı beni.
Sensiz...
25 Haziran 2008
08:36 |
İmge |
0 fav |
0 yorum
| etiket:
şiir
Öyle sofralar gördüm ki
İnsan kasları vardı tabaklarda
O eğik gövdeler önünde yalnızlık
Her şeyi birbirinden uzağa çarpıyordu
Bir kadın
Bir erkek
Gizlice soluyordu
Bir erkek av arkadaşından
Av durgunluğu gibi gösterip saklayarak
Kamışlıktaki sazların arasından
Ilık ve yapışkan fısıltıları
Ayırarak alarak
Urgan gibi bedenine doluyordu
Her şeye benzeyebilirken o
Hiçbir şey benzemezken ona
O ünlü borazan
Başlarsa saçlarımızın diplerinden
Üfürmeye. –Yırtıcı bir hayvan
Kimliği yapışır yakamıza
Bir erkek mi o
Göle yatmış bir güneş demetinde
O mor ışında
Bir köpek ölüsü gibi yatan
Hızla kayan
Yoksa bir yaban ördeği gölgesi mi