Neden aşk acısı çekiyoruz
Aşk acısı 2 yıl sürer diyor
psikoterapist Ferhan Özenen ve ekliyor; gerçek aşk 3 yıldan sonra
başlar…
Aşk ilişkisi hepimizin hayatının vazgeçilmez bir parçası... Hayranlık
duygusuyla başlayan, gün geçtikçe, karşınızdakinden daha fazla bir
şeyler beklediğimiz, daha çok bir şeyler vermek istediğimiz; yüreğimizi
pır pır ettiren, aklımızı çelen karışık süreç... Ve “istediğimiz gibi”
gelişmediğinde de bizi acılara boğan... Fakat sanırım, aşk ve aşk
acısına dair soru işaretlerinizi bu röportaj cevaplayacak... Ha, bir de
unutmadan;
“Her ilişki bir alışveriştir ve pazarlığa tabiidir.” Pazarlığınızı iyi yapın!
— Önce, aşkın tanımını yaparak başlayalım mı?
Danışanlarımla çalışırken de fark ediyorum; aşk ve sevgi tanımları Türk dilinde birbirlerinden ayrılıyor. Oysa başka dillerde ayılmıyor. Bizdeki tanımına göre sevgi, biraz daha durmuş oturmuş bir şey; aşk ise insana heyecan veren, yüreğini hoplatan bir duygu... Öte yandan Eric Fromm, “Olgun olan sevgiyle, olgun olmayan sevgi” arasında çok büyük fark var, der. Sanki bizim, ergen aşkı dediğimiz, olgun olmayan şeye toplumumuzda aşk deniyor. Yani, birine duyulan heyecana, gizeme, bilinmezliğe ve cinsel olarak ten çekimine aşk deniyor.
— Ten çekimi nedir ki? Sürekli kimyasal olduğu söyleniyor; tenim çekti, tenim
çekmedi deniyor.
Ten çekimi kimyasal olabilir, işin o tarafını bilmiyorum, organikçi değilim.
Ama çalıştıkça fark ediyorum ki, insanın teninin çekmediği insanlar, her zaman
gerçekten teninin çekmediği insanlar olmuyor! İlişki kurmaya korkan insanlar,
karşıdaki insanda gerçekten ilişki kurma potansiyeli buldukları zamanlarda
bunu, “Tenim çekmedi” şeklinde açıklayabiliyorlar. Onun için, bunlar hep çok
karışık kavramlar...
— Aşk acısı da çok karışık bir kavram aslında...
Evet, mesela aşk, birine karşı duyduğun aşırı heyecan ve gizem mi? Çünkü
aşkta, aşık olunacak kişide şu özellikler olmalı şeklinde, kafanda kurduğun
özellikleri karşı tarafa projekte etme, yansıtma var. Örneğin; çok güzel
birini mi istiyorsun, onun çok güzel olduğunu düşünüyorsun... Ama olgun sevgi
başka bir şey. Bu noktada söz edilen, aşk acısı mı, ayrılık acısı mı? Çünkü
ikisi arasında çok fark var. Aşk acısında, özlem ve ulaşamama var. Sanki
bizim, “mazoşizm” dediğimiz şey var. Özellikle Türk kültüründe... Veya
kadın
olmanın getirdiği bir şey. Çünkü özellikle kadınları, aşk acısı çekerken
görüyoruz. Ya da erkekler bunu daha az itiraf ediyorlar. Sonuçta, elle
tutulmayan, gözle görülmeyen, ilişki haline gelmemiş bir aşkı, daha çok
kadınların yaşadıklarını gözlüyorum. Dolayısıyla, aşk acısında birini beğenmek
ama onu elde edememek, ulaşamamak var. Oysa, buna hiçbir şekilde aşk
denilemez! Ancak kişinin kendi kafasındaki şeyin acısıdır bu...
ACILAR ANCAK YASLA BİTER!
- Aşk acısı nedir? Aşk acısı için, ortada bir ilişki olması ve bu ilişkinin
bir şekilde bitmesi, yani ayrılık acısı olması gerektiğini söylüyorsunuz?
Aslında aşk, sevgi acısı dediğimiz şey, yaşanmışlığın acısıdır. Birini
beğenip, olmayınca da onun acısını çekmek değil; bu kadar irrasyonel bir acı
olamaz. Öte yandan sevdiğimiz kişiyi kaybettiğimizde de acı çekmeden olmaz!
Herkes bunu değişik şekillerde yaşar. Ama, yaşanmışlık olmadan, karşındaki
insanla bir ilişkin, bir alıp verdiğin olmadan, bunun acısını çekmek, olacak
şey değil. Aksi taktirde bu, acı çekmekten zevk almak anlamına geliyor. Ya da
hırs olabilir, başarısızlığın acısı olabilir. Yoksa, ortada bir ilişki olmadan
ya da 2-3 aylık bir ilişkinin bitmesiyle duyulan acıyı, ayrılık acısı olarak
açıklamak bizim bilimimizde mümkün değil.
- Bu taktirde, ayrılık acısını biraz daha açalım...
Ayrılık acısı, nesne kaybıdır. Kayıp da her zaman acı verir, travma getirir.
Ve yaşanan kaybın arkasından muhakkak yas tutulması gerekir. Bu da tedaviyle
birlikte 1,5 – 2 sene gibi bir süreyi kapsar. Tedavisiz... Bilemiyorum
süresini... Ama yas tutulmadığı zaman, gerçek anlamda başka ilişkilere
geçilemiyor. Çünkü acılar ancak yasla biter.
- Bu noktada, yas döneminde ilişkiyi kafada halletmiş olmak, ilişkiyle ilgili
pazarlığımızı da yapmış olmak var değil mi?
Tabii... Ama herkes bunu yapamayabilir. Yaşanan ilişkinin, geçmişte hangi
ilişkiye tekabül ettiğini bulmuş olmayabilir. Yine de en azından, o insanın
senin için ne anlama geldiğini, onu kaybetmekle ne kaybetmiş olduğunu; kayıp
duygusundaki esas nedeninin o kişiyi kaybetmek mi, yoksa sana yakın olan
herhangi bir nesneyi kaybetmek mi olduğunun cevapları verilirse iyi olur.
Yani, acı çekmenin nedeni, "Yalnızlıktan korkuyor olmak mı, yoksa o kişinin
hayatındaki değeri mi?" gibi sorular cevaplanmalı.
KAÇINCI DERECEDEN AŞK ACISI?
-Ayrılık acısı sanıp da çektiğimiz acı ya da acılar gerçekte neler? Ayrılık
acılarının da dereceleri var mı?
Var. Çünkü her türlü ayrılık bir travma. Örneğin, ilk ayrılık doğumla
gerçekleşiyor. Sonra ilk 2 yaştan sonra, bireyselleşmeyle birlikte anneden
uzaklaşma var ki, bu noktada anneyle ilişkimizin ne kadar güvenli olduğu çok
önemli. Yani, çocuk arkasını dönüp baktığında anne orada mı, güven ilişkisi
sağlanmış mı? (İkinci ergenlik döneminde bu kriz tekrarlanır.) Ayrıca, ailede
babanın rolü önemli; erkek çocuk için de kız çocuk için de. Anne babayı ne
kadar önemsiyor? Anne, bir erkekle (babayla) tamamlanmak ihtiyacını duyan bir
anne mi? Çünkü böyle bir ihtiyaç duymadığı zaman, sağlıksız ilişkiler ortaya
çıkıyor. Ve bu tür sağlıksız ilişkiler içinde yetişen kişiler, flörtlerinde
elde etme hırsı içinde olan, elde ettiği anda da karşısındakini değersiz bulan
kişiler oluyor. Dolayısıyla, 0-2 yaş arasında kurduğumuz ilişkiler, hayat boyu
kurduğumuz ve kuramadığımız tüm ilişkileri; ayrılıklarımızı, kayıplarımızda
duyduğumuz acının derecesini etkiliyor.
- Bir de, yine aşkın kimyası teorisine göre, aşk-evlilik 3 senede biter
deniyor. Bu takdirde, en geç 3 senede bir yeni aşklar mı yaşamak durumundayız?
Hayır, aslında tam tersi, sevgi gün geçtikçe çoğalması, yeşermesi gereken bir
şey. Çünkü sevgide tamamlanma ve tamamen bir bilinçaltı seçim var. Hiçbir
karşı cins seçimi tesadüf değil! Yani, seçtiğin insan, mutlaka senin birtakım
bilinçaltı ihtiyaçlarına karşılık veren bir insandır. Bu, erkek için de böyle,
kadın için
de böyle. Onun için de sevgi, birliktelik gittikçe yeşermesi, hoşlaşması,
gittikçe artan olması gereken bir süreç. Sevgi, aşk nasıl 3 senede biter?
Fakat psikolojide "attachment" (sevgiyle bağlı) teorisi var. Ve bu teori;
“Çocuk 3 sene içinde annesine güvenmeyi öğrenir” diyor. 3 sene sonra, eğer
çocuk annesiyle güvenli bir ilişki kurabilmişse, çıkıp gider; yani anneye
bağımlı olmaz, bağlı olur. Ama o 3 sene boyunca da hep, “Anneye güveneyim mi,
güvenmeyeyim mi?” tereddüdünü yaşar, “Bırakır mı, acaba beni bırakmaz mı?”
gibi... Sanırım, aşkın kimyası 3 senede bitiyor, diye ortaya atılan da bu 3
sene... Çünkü aşk ilişkisinde de ilk 3 sene, yüreği pır pır ettiren, soru
işaretlerinin bol olduğu bir dönemdir.
GERÇEK AŞK; 3 SENE SONRA BAŞLAR!
Peki, ya 3 sene sonra, aşk ilişkisinde de tıpkı anne-çocuk ilişkisinde olduğu
gibi rahatlıyor muyuz?
Eğer güven ilişkisi kurabilirsek evet... Karşımızdaki insanın sevgisine,
ilgisine güvenirsek, o pır pır hali bitiyor. Ve bize de, sanki aşkımız sona
ermiş gibi geliyor.
- Oysa, tam da bu sırada gerçek anlamda ilişki başlıyor?..
Kesinlikle... Bazı teorisyenlerin “ikinci dönem” diye adlandırdıkları, ilişki
başlıyor. Ve ilişkilerin esas zamanı ikinci dönemdir. Çünkü insanlar
birbirlerinin gerçeklerini görürler; projeksiyonlar, heyecanlar, bırakır mı,
bırakmaz durumları biter. Gerçek bir sevgi ilişkisi ve gerçek bir alışveriş
başlar. Çünkü artık, karşındakini olumlu ve olumsuz yönleriyle olduğu gibi
kabul etme vardır. Fakat sadece ikinci döneme geçip, tamam aşk bitti deyip,
ayrılmalar yaşanmıyor. Karşındakinin olumsuz yönlerini gördüğünde de gitmeler
oluyor. Hiçbir insan mükemmel değil. Ya da gerçek ilişki, gerçek sevgi, gerçek
güven istemiyorlar; ondan ayrılıyorlar sevgililerinden ikinci döneme
geçildiğinde... Ama tabii o anda, bunun pek farkında olmayabilirler. Gerçek
sevgiyi bilmiyor, ilişki içinde olmaya katlanamıyor veya sevilmeyi hak
ettiklerini düşünmüyor da olabilirler.
“DELER DE GEÇER!”
- Ayrılık acısı nasıl geçer?
Geçmez! Ya da, “Deler de geçer” diyeyim. Nietzsche'nin bir lafı vardır:
“Acılar insanı büyütür, ölmezsek büyürüz.” Ama çaresi yok, doğum
acıyla-travmayla başlıyor ve ondan sonra hayat boyu çok çeşitli travmalar,
acılar yaşıyoruz. Bir yerde, büyümek için acıyı da tecrübe olarak yaşamamız
gerekiyor. Acı yetmez... Ayrılık acısında da, çocukken hiç elimizde olmayan
tecrübeye bağlı olarak; gerek yataklara düşüren depresyonlar halinde, gerekse
daha hafif acılar yaşıyoruz. Bu nedenle, acıyı geçirmeye çalışmaktansa, acıyı
yaşamak gerekiyor. İlişki sonrası yaşanan acı, iki sene içinde geçer,
diyebilirim.
- İlişki içinde de aşk acısı çekilir mi?
İlişki içinde aşk acısı yaşayan insan çok fazla. Bir kere sürekli kaybetme
korkusu var, panik var, bağımlılık var, başkalarına duyduğun kızgınlıkları o
kişiye projekte etme var, ilişki içinde olmaktan korkma var (ki bu da
ilişkinin sona ermesinden korkmadır), ilişkiyi hak etmediğini düşünerek
ilişkiyi sabote etme var; bütün bunlar hep acı, ilişki acısı...
ERKEK KAÇAN KADIN SEVMEZ(!)
- İlişki içinde acı çekmemeleri için çiftlere neler öneriyorsunuz?
Eş terapilerinde yaptığımız, iletişimlerini düzeltmek. İletişimde de, açıklık
önemli. Doğru bir iletişim kurabilmek için, önce kendini tanımak, kendine
karşı samimi olmak gerekiyor. Bir de çiftler oyundan bahsediyor. İlişkiler,
sürekli bir oyun içinde yürütülmeye çalışılıyor. Fakat bir ilişkide oyun
olduğu sürece, o ilişki bitmeye mahkumdur! Yanlış bir kanı da, sanki kendini
teslim etmezsen, sevdiğini söylemezsen, kendini açık etmezsen, karşındaki
peşinde koşar şeklinde... Doğru koşar, fakat o insanla ilişki kurulmaz!
Karşınızdaki, kaçma-kovalama oyunu peşindeyse sürekli kaçmak zorundasın, çünkü
yakalandığın anda olay biter. Sürekli kaçmak istiyorsan, böyle bir ilişkiye
girersin. Örneğin, erkekler kaçan kadın sever, denir. Hayır! Kovalamayı seven
erkek, kaçan kadın sever! Gerçek bir ilişki isteyen insan, tam tersine
karşısındaki insanın kendisini sevmesini, teslim olmasını, ona güvenmeyi
ister.
- Öyleyse, olgun sevginin, gerçek bir ilişkinin tanımı nedir?
Olgun sevgi için cinsel heyecanın yanı sıra, şefkat gerekiyor, özdeşleşme yani
empati kurmak gerekiyor. İlişkiye ve sevilen kişiye kendini adamak gerekiyor.
Kendini adama, köle olma anlamında değil; kendini sunmak, teslim olmak
anlamında... İdealizasyon gerekiyor; onu idealize etmek ama olgun formda
(çünkü idealizasyonun çok çeşitli formları var). Onu görmeden idealize etmek
değil. Kişiyi her yönüyle, olumsuzluklarını da bilerek idealize etmek; yani
onun bir şeyine hayran olmak. Ve karşımızdakini özgür bir birey olarak kabul
etmek... Sonuçta, günlük hayatta yapılan klasik sevgi tanımıyla, olgun sevgi
tanımı birbirinden çok farklı. Sağlıklı ve mutlu bir ilişki için, olgun sevgi
şart.


