MOR
Zamanın ötesine geçmiş bir açlığa sahiptim ahmak ıslatan altında. Aslında bu yağmurun beni ıslatması, onun adıyla değil, bütünüyle benim ahmaklığımla ilgiliydi. Son sigaramın sonbaharında televizyonda eski bir dizinin tekrar yayınlanan bölümlerini seyreden amcaya ilişti gözlerim, evinin sokağa bakan camındaki açık kalmış perdesi sayesinde. Karısı içeride –gerçekten onun kadar yaşlı olmalıydı, yoksa senaryoda sosyolojik düzene veya ahlaka aykırı bir durum oluşurdu. Ahlak? Kime göre?- bu keyif adamı amcaya bir şeyler hazırlıyor olmalıydı. Yiyecek bir şeyler ya da bira yanına çerez. Anlaşılan huzuru uzaktan kumandada bulabilenlerdendi amca. Seslendi içeriye: kızım, yarın annenin beşinci ölüm yıldönümü unutmayın.
İçeriden: unutmadık baba. (umarsız ama babaya karşı saygılı bir ses ile)
Pek de tasvip etmemişimdir bu şekilde saygılı, sıkı aile bağlarını. Avrupai bir takıntım yok, (pek de takılacak bir kıta değil zaten) yine de ölüm korkusu ağır basıyor insana. Kendi korkusu değil, başkalarının kendisi adına duyabileceği korkular... Çevresindekiler incinsin, üzülsün diye ancak hastalıklı bir insan dilekte veya eylemde bulunur. Kendinden önce karşındakini düşünmekse esastır aslında. Bencillik: kapitalin bir oyunu!
Hayal kırıklığım sonucu amcayı rahat bıraktım, bakışlarımı elimde duran sigaraya çevirerek. Duman, göğüs hizamda tuttuğum sigaranın tam ucundan (analitik olarak da mümkündür bu, o an) sola doğru, bulunduğum köşenin en ıslak sokağına doğru süzülüyordu. Sırtım tahtadan yapılmış bir telefon direğine emanet, kafamın tam üzerinde, beyaz rakamlarla üstüne sokak numarası yazılmış, devlet ciddiyetini ve bürokrasisini yıkılmadan yıllarca dimdik ayakta durarak kanıtlamış, iki ucundan içine doğru hafif katlanmış ve ortası paslanmış kırmızı bir tabela...Direğin arkasında, çevrelediği şeyin ne olduğunu hiç bilmediğim, muhtemelen hiçbir zaman da öğrenemeyeceğim, hatta orda yaşayanların bile çoğunun bilmediğini düşündüğüm, bahçe duvarına bezer yüksek bir taş yapı...
Yalnızca düşünüyordum. Köşe olduğundan iki sokağın birleşme yeri, zaten daracık kaldırım daha da daralmış, ayaklarımın zor sığacağı bir genişlikte iki sıra alengirli taş döşenmiş zamanında kaldırıma, Arnavut kaldırımı havası verilmek istenmiş.
Eski evler vardı etrafımda ve hepsinin içinde de odun sobası yanıyordu. Bulunduğum köşede hava sirkülasyonu burnuma bir orman yangınının kokusunu getiriyordu. Yağmurun altında eskiciler ve işportacılar vardı ellerinde geniş, üç büyük tekerlekli ve bırakıldığı zaman kendi kendine dengede durabilen el arabalarıyla. Tam bir sonbahar akşam üstüsüne aitti işte bu tatlı loş hava. Eminim ki eskiydi de. Tozlu bir raftan çıkarılmış sakince, üzerindeki tozlar kibarca üflenmiş ve açılmıştı. Tanrın bir lütfu gibiydi yağmur yağması sokağa, nitekim yağdıkça güzelleşiyordu mahalle sakinleri. "Berekettir" ve "iyidir", desturu olmuştu her yağmurda bu mahalde oturanların. Uzaktan kumandadan medet umuyordu tanrı. Kaldırdım kafamı, balkonlara baktım. Çamaşırsız ipler gerilmişti karşılıklı balkonlara bu tek yön sokakta. Yağmura rağmen dedikodu yapmaya ısrarlı ev hanımları, büyük ihtimal yemeklerini ocakta unuttular. Yirmi beş numara, üçüncü katla, 36 numara dördüncü katta yaşayan dedikodu neferi iki orta yaşlı ev hanımımız, akşam ya kocalarından yemek olmadığı için azar işitecek, ya da psikopat bir kocaya denk geldilerse ve kahrına katlanıyorlarsa "yuvam yıkılmasın" diye eğer, dayak yiyeceklerdi. Bu evin kirasını ödeyen memur kocalarda, el mahkum akşam kuru fasulye pilav ziyafeti yerine yağda yumurtaya talim edeceklerdi. Bakkal Rüstem, (ismini bilmiyorum. Ama genelde Rüstem’ dir bu mahalle arası bakkallarının ismi) elleri yağ içinde kalmış çırağının ensesine kuvvetlice bir şaplak indirdi: "nedir ulan senden çektiğim? Batırdın ulan beni! Pezevenk!"
Onca kargaşanın ve mahalledeki kuru ses kalabalığının orta yerinde önümden iki delikanlı geçti, "o gol yenir mi" isyan içerikli futbola ait cümleler sarfederek. Yer yer evleri bile aşan elektrik direklerine baktım kafamı kaldırıp. Hepsi tahtadandı. Sanki bu mahalle, bu köşeyle zamanın gerisine şahitlik ediyor ve bu köşeden sonra şehir başlıyormuş gibi... Eski bir şarkı takıldı dilime, seyrim boyunca sökmeye uğraştım.
İnsanlar benden hiç şüphelenmiyorlardı: bu adam burada duruyor ama, ya bizim mahalleyi yazarsa, kızlarımıza bakarsa, hırlıysa, hırsızsa... orada, herhangi birine buluşma sözü vermiş, köşenin kiracısı konumundaydım, işinin gücünün arasından beni görebilmeyi başarmış mahalle sakinlerince. Sıcak tarhana çorbası tadı geldi ağzıma. Bir de sıcağından tutulamayan ramazan pidesinin üzerine tereyağı sürüp, yakan haliyle yeme çabası. Okuldan eve dönüş yolu gibi geçmişteki tadı hoş, tekrarı zor bir enstantaneydi bu mahalle.
Oruç bozuyordu dini bütün, ramazan insanları evlerinde. Kepenkler yavaş yavaş inmeye başladı. Demirci ustası Recep Bey ise (bunun adını tabelasından biliyorum.. yalan yok.) yareni kasapla konuşmasında: "kardeşim, devir başka. Ramazan, tamam, eyvallah ama dükkan kapatmak niye? Beni öldürsen kapatmam. Ekmek parası bu.." bakkal Rüstem’ e geçen gün ettikleri kavganın kinini kusma nitelikli ve gözlerine bakarak yüksek sesle niyet belli eden cümleyi sarfediyordu. Rüstem, herhalde karşı camdan seyrediyordur olanları.. bir şey demez...
Son yaktığım sigaranın dumanı gözüme kaçtı. Sol gözümden akan yaşları silerken bir kız bana baktı, ağlıyorum zannetti herhalde, gülümsedi hafifçe, belli etmemeye çalışarak, yürüdü yoluna. Ağlayan birini görünce sokakta, hepimiz güleriz ister istemez. Bu gereksiz gülme efekti tarafımca, kendi salaklığımıza... nitekim iletişimden uzak bit toplum olmanın yanı sıra, hem suçlu hem güçlü konumunda, gülen gözlerle bakılıyor ağlayana. O’na nispet yaparcasına. Kendimiz ağlamıyoruz ya... başkalarının mutsuzluğundan mutlu olan insanlara dönüştürüldük bir şekilde. Garip, halbuki insanoğlu elastike ve organik olmasının yanı sıra vicdanlıdır da.
Mahalle ahalisi garipti: gözlerinin önünde duran geçmişe ve bugüne hiç aldırış etmeden otonom bir mantıkla, düşünmeden, kalın bir romanın son sayfası gibi heyecanlı, kapağı gibi albenili veya hikayesi gibi akıcı olmaktansa önsözü gibi sıkıcı, ufak öykülerde yaşıyorlardı. Beklide delilik buydu içimizdeki. Hani her insanın içindeki deli... görmeden yaşamak getirdiyse onlara mutluluğu bilmemek en ayıbın en doğalı olmalı onlar için! Ben bunun ayırtına varamam!
Arnavut kaldırımı taşların arasına yosun birikmiş. Bu beton yığını şehirde doğal güzelliğiyle "insan yapımı, işte sanat!" dedirten mahallede, kaldırım taşları arasındaki yeşil birikinti de fazlaydı! Bu kadar da doğal olunmaz ki... Yaşamsal rollerin egemenliğinden uzak, sakin bir mahalle!
Shakspeare gibi değil! Gelenekçi, tamam, ama şiirsel değil! Ya da şiirsel ama öyle çok şatafatlı değil! Duru bir güzellik içerisinde doğala bürünmüş, ilkel metropol yansıması. Buraya dikkat: Bu insanlar yöresel bir metin! Gelişime ve teknolojiye karşı koyarcasına ve onunla beraber yaşarcasına bir dilemma. " böyle yerler hala var mı ki?" diye geçiriyorum içimden. Realist olmaya çalışıyorum. "Aslında düşündüğüm gibi de değil. Senin benim gibi insanlar!" diyesim geliyor, onları süper kahraman yapmaktan kendimi alı koyamıyorum.
İkinci ben yine ortaya çıkıyor!
Kendimle kapışıyorum, ağzım yüzüm patlıyor. Hayır diyorum kendime, bu kadar sahtekarca değil. Kendin ol biraz, kendini gör, akılcı davran. Macera arıyor diğer yanım. Haklı da bir yerde. Monotonlaştı iyice zaten. Her gün yağmur yağıyor da her damla da aynı yere düşmez ki! Bir Çin işkencesiydi bu, bir kitaptan hatırlıyorum. Konuşturulması istenilen kişinin, kafası tepesinden kazınıyor ve aynı noktaya ünlerce, gecelerce su damlatılıyor. Pelteye dönen beyin, hükmettiği ağza, sahibinin hakimiyeti dışında bildiklerini otomatik bir şekilde söylüyor. Bu insanlarda gözlemlenen birkaç ortak noktadan biri: günler süren sessizlikten sonra kelimeler dökülürken, ağızdan çıkan ses, kafaya damlayan suyun çıkardığı sesle aynı notada oluyor. Müzik her yerde. Garip, insan kendiyle baş başa kalınca öğrendiklerini ne çabuk unutuyor ve unuttuklarını ne güzel, ayrıntılı ve atlamadan hatırlıyor. O, bana sahtekarca davranıyor. Kendi hatalarını örtmek için benim boşluklarımı kullanıyor ve bunu göstere göstere yapıyor. İkili ilişkilerdeki küçük oyunlardan acayip tiksiniyorum. Ama aylık ve haftalık kadın dergilerinde kadınlara bunlar öğütleniyor. İkiyüzlülük bu! Belki de çok duyarlı davranıyorum ve beynim bana oyun oynuyor. Ama yok! Bu resmen riyakarlık! Ben ona doğalımla gidiyorum (ki güzel olanın da bu olduğuna inanıyorum) içimden nasıl gelirse öyle davranıyorum ama o bunun tam tersini yapıyor. Bu beni kullanmak oluyor bir yerde. İğrenç! Bana ufak, can yakıcı, kadınların, erkekleri ya da başka kadınları kendilerine bağlamak için yaptıkları tiksinç taktiklerle geliyor. Yapma bunu, anlıyorum. Ben, yapmak istediğini anladıktan sonra, senin onu yapman acayip anlamsızlaşıyor. Kadınlar bu yüzden, ne erkeklerle ne hem cinsleriyle dost olabiliyor. Ve hatta, bu erklik mücadelesini erkek değil kadın veriyor. Tek taraflı bir savaş. Dayak yemek olmuyor mu bu? Yok... aslında düşündüğüm gibi de değil. Ben çok ağır suçluyorum O, bunu içgüdüsel yapıyor bilinçli değil. O yüzden kızacak bir şeyde yok. Bin yıllardır haksız ezilmişliğin bünyesinde yarattığı bir patlama, düşünmeden yapılmış bir eylem, bir refleks, genlerin bizlere oynadığı oyunlar. Ama gülünç... ama hayatın kendisi ne ki zaten?
Maceracı ruh dedikleri biraz da kişinin sosyal yapısına dayanıyor. Çevresinde nasıl insanlar varsa kişi de ya onlar gibi ya da tam tersi oluyor. Aslında maceracı ruhu taşıyan insanlar da çevresindekilerin tam tersi olanlar. Çünkü toplumun geneli garantici davranıyor. Halbuki insan ömrü uykuyu çıkartınca 20 seneye kadar düşebiliyor. Ne gerek var ki bunlara? Peki yola çıkmadan nasıl bilebiliriz ki uzakların gerçekten uzak olup olmadığını?
Ve bazıları da vardır ki, ölmeyi de hak eder. Mezar taşı onlara çok yakışacaktır. "aslında serbest bırakacaklar alacaksın tüfeği eline ver mermiyi alayına" konulu, karşılıklı küçük çaplı bir münazara şeklinde gelişen, küçük esnaf kaynaklı kompozisyonlar, Türklere mahsus cümlecikler geçer zihninden, kimi insanlara bakarken. Bu, insanın çirkinliğinden kaynaklanmaktadır. Evet, çirkinliğinden, yani yüzünün çirkinliğinden. Çünkü güzellik ağızda, burunda, saçta, sakalda değil, bakışlardadır. Güzel olan insandan korkma derdi anneannem. "Ne kadar da haklıymış" dedirten çok deneyim yaşadım. İçini dışına çıkaran, "Mevlevi" karakterler vardı, evlerin cumbaları gibiydiler. "İnsan çocuklaştıkça büyüyor mu ne...?"
Ahşaptan evlerin, rengi atmış kırmızı kiremitli çatılarında güvercinler vardı. Çok azdı bu mahlukatlar, bir iki tane. Yağmurdan olsa gerek. Eskimiş asfalta kanalizasyon delikleri, mazgallar, etrafında bütün sokağın kirini, sokağı boydan boya dolaşan ve kimin döktüğü belli olmayan su sayesinde, toplamıştı. Tıkanmışlığın verdiği sıkıntı içerisinde şırlıyordu (ya da hırlıyordu) mazgallar. Bu şırlama (ya da hırlama), sanırım mazgal lisanında inlemeye tekamül etmekteydi. Nitekim, o kadar yük benim üzerime binse inlemeyi bırak, kendimi parçalardım sıkıntıdan.
Osmanlı’ dan kalma şehir içinde ikamet eden ama şehirden o kadar da uzak bu eski Rum mahallelerinin yollarının orta yerinden, bütün gün boyunca, belli bir güzergahı olan, doğrusal olmayan ve yıllardır bunun ezikliğiyle yaşamış olan, yolu iki şeride bölmek istercesine bir ince derecik geçer. Bu derecik yolun başından sonuna doğru biz tarafından hissedilmeyen fakat kendisinin bırakın hissetmeyi, yolunu edindiği bir eğime doğru akar. İşte tam olarak bu suyun kim tarafından döküldüğü, kaynak suyuysa kaynağı, devlet suyuysa da çeşmesi, kimse tarafından bilinmemektedir. Kimse de rahatsız olmaz. Ben otursam orada dayanamam. Bütün gece uyumam, takip ederim. Merak unsuru...
İki geceyi üst üste yaşamak, karamsar gri hücreleri birbiriyle ve diğer hücrelerle çarpıştırabiliyor beyinde... Gecenin bu saatinde ancak bu kadar kurallı olabiliyor bir cümle. Bil cümle israf aslında, bilgisayar denilen içten pazarlıklı alet olmasa bu yazdıklarım. Kaç tomar kağıt giderdi kim bilir şu saçmalıklara. Bünyede su yüzüne çıkan garip oluşumlarında tam olarak bununla örtüşmesi durumu var. Her boku düşünmek yorar. Şeytansa ayrıntının tam içindedir. Bütünüyle bir muamma.
Açık hava sineması hiç kalmadı mı artık? Neden yıkarlar ki o kadar güzel bir ayrıntıyı? Otopark oldu çoğu ki başka bir şey olamazdı zaten o kadar anti-geometrik bir alandan. Anca demir yığınlarını hırsızlardan korumak için bozarlardı zaten bencilce ve yazık bir tavırla, maneviyatı. Yakamozu seyre doyum olmayan bir yerde kalmadı artık şehr-i şahanede. Ki madem şehr-i şahane, alaturka bir imece olması gerekmez mi bu şehirde? "sadece bu mahallede mi var ulan bu kadar bilmece?" Bu kentin artık kendi Osmanlıca, alt yazıları İngilizce!
Musiki kıvamında olursa tadından yenmez bu muhit. Tam olarak tambur ve keman sesi duymalıyım. Hicaz bir melodi fısıldamalı. Bu kadar da eskici değilim özümde. Zamanın sıkışmasıyla patlak veren cılk yara bir enfeksiyon bu bende bazı bazı oluşan. Ömer Seyfettin öyküleri okurdum küçükken. Şimdi bulsam, yine okurum. Aslında istesem bulurum. Sanırım bu "sahaftan kitap almayı sevmiyorum" la alakalı. Sahaftan alınan kitapta acayip bir eskimişlik oluyor. İnsan bir kitabın eskiyebileceğine inanmak istemiyor. Bazen de çok sevdiğim bir kitabın benden beklide yıllar önce başka biri tarafından okunmuş olması benim içimde dizginlenemez bir kıskançlık duygusu uyandırıyor. Önüne geçilemez bir ilkel benlik örneği.
Barış Manço’nun evi satıldı mı ki? Bir ara böyle bir gündem vardı ortada. Yine bir katakulli oldu unutturdular sanki. Barış Manço resmen benim çocukluğumdu be! Hala kasetleri var evde. O zamanlar hayattaki tek amacım 7’ den 77’ ye programına katılabilmekti benim. Çocukluğumu bilincim kapalı geçirdim. Habire mektup yolluyordum PK.74 MecidiyeköyİSTANBUL adresine. Günü geldi, 18’lik bir çıtırla kaynaşacağım diye Viagra’ dan öldü adamcağız. O an tiksindim çocukluğumdan. Devlet sanatçısı dendi, şehit olmuşçasına "Askeri Cenaze Marşı" ile toprağa verildi. Bir milletvekili de o dönem mutluluk çubuğu taktırıp faturasını devletten tahsil etmesiyle gündeme gelmişti. Amma uçkuruna düşkün milletmişiz arkadaş!
Kesin bir kıraathane vardır bu mahallede. Sabahtan akşama okey oynayan amcalar, yeşil masa örtüleri, taş şıkırtıları, kağıt gıcırdamaları ve zar çıtırdamaları hakim o atmosferde bol sigara dumanlı, "çanak kırılmadan eve dönemeyen" kıraathane müptelaları, el altından bira satan bir karaborsacı mutlak suretle vardır. Bunlar kıraathanelerin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Bunlar olmadan bir kıraathaneye ruhsat vermezler.
Zamanında, kıraathanelerde bira satışı serbestmiş. O zamanların en meşhur birası Tuborg’ muş. Tuborg, -ki çok garip bir adı varmış şu an farkına varmaktayım- bütün stoklarını kıraathanelere satar ve ayda bilmem kaç ton bira tüketimi olan memleketim kumar yuvalarından köşeyi dönermiş. Dönemin hükümeti Tuborg’ un sahibi ile (her kimse) ters düşmüş ve hükümet bir anda bütün kıraathanelerde bira satışını yasaklamış. Dolayısıyla bütün stok Tuborg’ un elinde patlamış ve 1 ayda iflasın eşiğine gelmişler. Efes o sırada bir reklam kampanyasıyla çıkmış ortaya ve demiş ki: "bira bu kapağın altında." Kim kimin altında belli olmayan çağımızda, bira için neden körü körüne bir güven duygusuna meyledeyim ki?
Kelebeğe kılıç çekmek gibi bir şey artık hayata karşı direnmek... Büyümenin verdiği bezmişlik sanırım bu... Hepimizde var nitekim! O, bunun sadece kıyısında köşesinde. Kirlenmişliğin neresinde olursa orası bembeyaz zaten. Bunun gibi bir şeydi, O’nun gözüme görünen kısmı. Koskoca bir mahalle gibiydi orjinali, bu iki kişilik sırça kafesin, yalnızdım içinde. Siktir etmek lazımdı bazen. Ki, O’nun istemediği her şeyi siktir etmişken ben, sarhoş olmadan kim olduğunun farkına varmak mümkünsüzdü!
Mor bir akşamüstü çörekleniyordu mahalleye... Elimden geldiğince hızlı kaçtım yalnızlığıma.


